Seyşeller…

Soğuk bir Ankara kışından kaçıp güneş, deniz, kum tatili yapmayı zaten epeydir düşünüyorduk. Uçak bileti makul olan bir yer kovalarken, THY’nin yeni rota açması şerefine yapmış olduğu mil indirimini duyunca, taa ne zamandır gitmek istediğimiz ama uçak biletinin çok pahalı olmasından dolayı sürekli ertelediğimiz Seyşeller’e bu kez gitmeye karar verdik.

Orası da neresi demeyin hemen; haritada pek bilinmeyen, adındaki s ile ş harflerinin yerlerinin de karıştırıldığı, Hint Okyanusunda harika plajları olan adalardan oluşmuş bir ülke burası. Özellikle balayı rotalarında birçok çiftin uğrak noktası ama bizim gibi, “Balayı mı kaldı, çocuk ellerinden öper!” diyenler için de harika bir rota! Zaten buraya gideceğimizi duyunca Mete’ye bir haller olmadı değil, hissetti galiba. 🙂

Önce biletlerimizi millerle alarak işin en zor olan kısmını hallettik. Sonrası ise eğlenceli planlamalar ve Özlem’in çanta hazırlıkları. Özlem bu kez bana söz verdi, şu ana kadar hazırlayacağı en hafif çanta olacakmış, hadi bakalım!

Seyşeller’e, İstanbul’dan ortalama 8 saatlik direkt uçuş mesafesiyle ulaşım mevcut. Üstelik bu kadar uzun süreli uçulmasına rağmen, sürekli güneye gidildiğinden ötürü jetlag olunmaması Seyşeller’in hanesine bir artı.

Ve bir artı da THY’ye. Uçuşu gece saatine getirerek, bizim gibi bebekli yolculuk edenleri düşündüğü için. Hemen arkalarda boş olan, yan yana bir dörtlü koltuk  kapatarak Mete’yi uyuttuk, kaçar mı 🙂

Sabah saatlerinde Mahe’ye inerek, eksi 15 derecelerden artı 25 derecelere geçişi kutlayan bedenlerimizle Seyşeller’e nihayet ayak basmıştık. Seyşeller 100den fazla irili ufaklı adaların oluşturduğu bir ülke. Biz planlamamızı 3 ada üzerine kurduk. Uçağımızın da ineceği, en büyük ada olan Mahe, ikinci büyük ada Praslin ve üçüncü büyük adası La dique.

Havalimanından valizlerimizi alarak ilk durağımız olan La digue adasına ulaşım için feribot iskelesinin yoluna koyuluyoruz. Ama havalimanından ayrılmadan yapacağımız iki iş daha var. İlki para bozdurmak, ikincisi de telefonlarımıza yerel hat almak. Yanımızda götürdüğümüz dolarları yerel para birimi olan Seyşeller rupisine bozdurup, hat olarak da ülkede en iyi çekim gücüne sahip olan cable and wireless operatörünü alarak işlerimizi tamamlıyoruz, şimdi gidebiliriz.

Havalimanı başkent Victoria şehir merkezi arası 15-20 dakikalık sürüş mesafesinde. Havalimanının hemen önünden otobüs, taksi veya transfer hizmeti sağlayan araçlar bulabilmek mevcut.

Biz feribot biletlerini alırken indirimli sunulan transfer seçeneğini kullanarak feribot iskelesine ulaştık. Adalar arası ulaşımımızı feribotlarla yapmayı planladığımızdan, Seyşeller’e gelmeden biletlerimizi şu adresten www.seychellesbookings.com  almıştık. İlk planımız Mahe-La digue yapmak. Yolculuk 1 saat 15 dk sürüyor. İlk olarak feribot Praslin adasına 1 saatte varıyor, oradaki yolcuları indirip La digue adasına 15 dk’da ulaşıyor.

Özellikle bu feribot hakkında şunu belirtmek istiyorum. Eğer deniz, uçak, araç vb. tutması gibi problemleriniz varsa veya hassas bir mideye sahipseniz, bu sürat feribotu size göre değil! Kesinlikle uzak durmanızda fayda var. Çünkü Özlem, ufacık Mete ve hatta neredeyse feribottaki yolcuların tamamına yakınının ruhlarını teslim ettiğinden bu sonuca varıyorum. (Ben mi? beni tutmuyor:) )

Zaten ellerinde peçete ve poşetlerle hazır bekleyen görevlilerin fazlalığından, durumun ne kadar ciddi olduğunu anlarsınız. Şimdi ne yapacağız, sürekli ana adada mı kalacağız diye düşünenler hemen endişelenmeyin; Mahe-Praslin arasını 20 dakikada kat eden minik uçaklarla bu sorun ortadan kalkmakta. Özlem ve Mete’nin bu kadar etkilenmesinden dolayı gidiş-dönüş aldığımız feribot biletlerinin dönüş kısmını iptal ettirip (iptallerde geri ödeme yapılıyor) bu küçük uçakla Mahe’ye dönüş yaptık.

Geçelim bu feribotu artık değil mi. Güzelim La digue adasına gelmişiz, muhteşem bir sadelik ve harika bir doğa bizi karşılamış, buna yoğunlaşalım artık. İskeleden inince karşınıza bir sürü bisiklet kiralayıcıları ve taksi şoförleri çıkmakta. Bunlar adadaki alternatiflerine oranla birazcık pahalı olanlar. Bizim de yaptığımız gibi birazcık yürüyerek, orada bir golf arabasını taksi haline getiren amcayla pazarlık yapıp otelinize gidebilirsiniz.

Biz La digue adasında okyanusa nazır güzel bir otelde kaldık. Otel indiğimiz feribot iskelesinden 1 km kuzeyinde. Otele varış öncesi manzaralı ve bebekli olduğumuzdan restorana,  havuza, plaja uzak olmayan bir oda vermelerini rica etmiştim, sağ olsunlar tam istediğimiz gibi bir odaya yerleştirmişler bizi.

Seyşeller’de, plajların temizliği, kumun rengi, suya uzanan palmiyeler ve en önemlisi de sadece buraya has bir özellikte olan granit kayalar kartpostal gibi önünüze seriliyor.

İlk durağımız olan La digue adası, çok büyük olmayan, ancak etrafının da yürüyerek veya bisikletle dolaşılamayacak kadar büyük sayılan bir ada. Harika plajlara sahip. Hatta bazı plajları var ki kimi zamanlar dünyanın en iyisi unvanını bile almışlar.

Bu bilgilere sahip bir şekilde, yol yorgunluğumuza aldırmadan daha ilk günden otelimiz önünde bulunan Anse Patates plajı ile su hasretimize son vererek başlıyoruz yazı yaşamaya. Su gerçekten muhteşem, hele ki o bembeyaz kumlar tarifsiz. Kaldığımız otelde havuz da mevcut ama böylesine harika bir okyanus bulmuşken kim takar havuzu 🙂

İlk günün ardından güneşli bir güne, güzel bir kahvaltıyla başlayarak ilk işimiz olan bisiklet kiralamaya gidiyoruz. Bu imkân otellerde de mevcut ancak hem bisikletler eski hem de bir miktar pahalı olduğundan 10 dk’lık yürüyüşle kendisinin Amerikalı olduğunu ama bu güzelliklere dayanamayıp burada yaşamı seçen bir arkadaşın dükkânından bisikletlerimizi kiralıyoruz.

İlk durağımız Anse Severe. Bu güzel plaj hem otelimize de çok yakın hem de hiç kalabalık değil.

Bu arada plajlardan bahsetmişken gel-git zamanlarına dikkat etmenizi tavsiye ederim. Yok, öyle çok aşırı bir çekilme olmuyor ama yine de bilin derim.

Anse Severe plajında gün Mete’nin günü. Bolca güneş koruyucu kremiyle suyun içerisinde kaybediyor kendini. Ee ne de olsa eksi derecelerde sıkıldı çocuk Ankaralarda. Uyku vakti geldiğinde de bir palmiye gölgesinde uyuyarak sağ olsun bize de yüzme imkânı tanıdı.

Günün ardından bisikletlerimizle dönüyoruz otelimize. Yolda karşıdan karşıya geçmeye çalışan devasa kara kaplumbağası ile de tanışıyoruz. Maşallah Mete’den büyük kendileri. Bu kaplumbağalar buraya özgü ve onlarca yıl yaşayabilen nadir türlerden. Hayatımızda ilk kez gördüğümüzden bir süre ayrılamıyoruz yanından. Bu arkadaş yanındaki evin evcil hayvanıymış bilgisiyle vedalaşıp otele dönüyoruz.

Ertesi gün en çok görmek istediğimiz plaj olan Anse Source D’argent için atlıyoruz bisikletlerimize. Yine güzellikler içerisinden, kıyı boyunca uzanan yoldan pedal çevirmeye başlıyoruz. Bu plaj bir milli park içerisinde, bu yüzden giriş makul bir ücret karşılığında. Milli park içerisinde devasa palmiye ağaçları, dev kaplumbağalar, tarihi kalıntılar ve mis kokan vanilya ağaçlarını bulmak mümkün.

Buraların kaymağını alarak direkt olarak Anse Source D’argent plajına devam ediyoruz. Bisikletlerimizi park edip granit kayaların arasına doğru ilerliyor ve neden burasının dünyanın en güzel plajları arasına girdiğini kısa bir süre sonra anlıyoruz. Gerçekten harika bir yer! Hemen kendimize güzel bir gölgeliği üs edinerek atlıyoruz suyun içerisine ailecek.

Mete yine coşkulu, bu yaşta bu plajda okyanusa girmenin tadını doyasıya çıkarıyor. Uzunca bir süre suya girip, kumsalda güneşlenip, bol bol fotoğraf çektikten sonra dönüş için hareketleniyoruz. La passe yani La digue’in merkezine geldiğimizde yol üzerinde take away dükkânında bir şeyler yemek için durup bir güzel yerel mutfaktan karınlarımızı doyuruyoruz. Mete için bulduğumuz mercimek çorbası ise güzel bir tesadüf oluyor.

Sıradaki plajımız Grand Anse. Diğerlerine oranla biraz uzak. Uzak olması tamam sorun değil diyerek yine düşüyoruz yola. Ama bu yol bizim için epey bir yorucu oluyor. Çünkü yol esnasında aşmamız gereken yokuşlu yollar bir hayli fazla. Ee hava da sıcak olunca ortaya yol esnasında sürekli sinirlenip, kızan bir Özlem oluşuyor.

Yer yer mola vererek sonunda ulaşıyoruz Grand Anse Plajı’na. Adı gibi olduğunu ise ilk görüşte anlıyoruz, gerçekten çok büyük. Yaklaşık 350-400 mt. Uzanan bembeyaz kumsal ve turkuaz sular. Burada eksik olan tek şey gölge. Diğer plajlardaki ağaç gölgelerini burada bulamıyoruz. Sahilin en doğusunda bulunan kayaların yarattığı ufacık gölgeye sığınarak yerleşiyoruz.

Kısa bir süre sonra da kendimizi o turkuaz suların serinliğine emanet etmiş halde buluyoruz. Bembeyaz kumlarla oynayıp, dalgalarla boğuşan Mete’nin uyku vakti gelince de hemen oracıkta bulduğumuz sopalarla bir çadır yapıp gölgesine yatırıyoruz kendisini. Hemen bitişiğimizde gidenlerin şiddetle tavsiye ettiği Petite Anse Plajı bulunmakta. Ama bir patika veya dibinde bulunduğumuz kayaların üzerinden aşarak gidildiğinden orayı göremeden Grand Anse’ye doymuş bir şekilde ayrılıyoruz. Burada yerel bir işletme de mevcut, bir şeyler yiyip, içebilirsiniz. Dönüş yolu yine molalı olmak zorunda, çünkü o yokuşlar yok mu o yokuşlar 🙂

Hep pedal çevirdik, hep pedal çevirdik biraz da otelimizin tadını çıkaralım diyerek bugün otelde kalmaya karar verdik. Havuz ve hemen yanı başımızda bulunan Anse Patates plajını doya doya yaşıyoruz. Akşamında bisikletlerimizi iade ediyor ve yarını bekliyoruz.

Otelimizden çok memnun kaldık, hele ki Mete’ye olan aşırı ilgileri ve ayrılış esnasında verdikleri küçük tahta kaplumbağa Mete’nin deyişiyle “gabo gabo” çok güzel bir anı oldu bizim için. Feribot limanına ulaşım için araca binip otelden ayrılıyoruz. İstikamet 15 dk’lık feribot mesafesindeki Praslin Adası.

Bu kez süre kısa olduğundan ve dışarıya oturduğumuzdan bizim kabileyi çok tutmadan iniyoruz Praslin adasına. La digue’e oranla oldukça büyük bir ada. Buradaki konaklayacağımız otel bungalov evlerden oluşan bir yer. İçerisinde kendi mutfağı olan bir yer, yani bir nevi kendin pişir kendin ye. Feribot iskelesi önündeki marketten bizi idare edecek kadar malzemelerimizi alarak taksiyle otelimize ulaşıyoruz. Yerleşimin ardından harika havuzu otele girişte Özlem de ben de gözümüze kestirdiğimizden soluğu orada alıyoruz 🙂

Praslin adası bisikletle gezilmeyecek kadar büyük olduğundan buradaki tercihimiz araba kiralamak. Önceden rezervesini yaptırdığım arabayı otelime kadar getirilip teslim alıyorum. Direksiyon sağda, hiç tecrübesi olmayan birisi için çok farklı geliyor ama zor değil. Bir süre sonra alışıyorsunuz. Arabamız da hazır, durmamalıyız değil mi? Doluşarak arabaya ailecek yine düşüyoruz dünyanın en iyi plajlarından bir diğeri olan Anse Lazio plajına.

Yolda küçük bir şekerleme yapan Mete bile plaja vardığımızda sanki gece uykusundan uyanmışçasına bir hal aldı, nedeni ise tarifi zor olan bu güzel plaj. Hemen yine bir gölgeye kurulup tutuyoruz suyun yolunu. Burası La digue plajlarına oranla biraz kalabalık, ama öyle çok aşırı düşünmeyin, gayet kararında. Plajın hemen gerisinde iki adet restoran da bulunmakta ve yemekleri de oldukça lezzetli. Günü burada sonlandırıp ertesi gün yine buraya gelmenin kararıyla ayrılıyoruz. Ertesi gün de buraya gelerek ilk gün gibi turkuaz sulara emanet ediyoruz kendimizi.

Bu kocaman adayı gezmeden ve sadece buraya özgü olan Coco de mer görmeden gitmek olur mu? Rotamız Valle De Mai parkı. Şunu söyleyeyim, eğer ki bebekli veya çocukluysanız bu park size göre pek uygun olmayabilir. Nedeni ise çok büyük olması ve içerisindeki yolların patikalardan oluşması. Çok yorulabilirsiniz bizden söylemesi, çünkü yorulanlar var 🙂 Bu endemik meyve sadece Seyşeller’de yetişmesinden ötürü oldukça özel. Şekli ise bir hayli tuhaf. Google görsellere yazdığınızda ne demek istediğimi ilk bakışta emin olun anlayacaksınız 🙂

Adanın diğer güzel plajlarını da fethetmeden buradan ayrılmak olmaz diyerek tutuyoruz bir gün Anse Volbert’in , diğer gün de Anse Boudin’in yolunu. Buralarda da Mete Bey’in gönlünü eyledikten sonra dönüyoruz otelimize.

Son günümüzü arabamızı yine otelimize gelen arkadaşlara teslim ederek, otelde geçirme kararıyla havuzun yolunu tutuyoruz. Birkaç gün sonra ne de olsa soğuk Ankara ayazı bizi bekliyor diye birbirimizi gaza getirerek çıkmıyoruz havuzdan 🙂

Artık Praslin’den ana ada olan Mahe’ye dönme vaktimiz geldi. Yukarıda da belirttiğim gibi feribotu iptal edip küçük uçakla geçecektik Mahe’ye. Öyle de yaptık, iyi ki de öyle yapmışız. Bizim ekipten kimseye bir şey olmadan Mahe’ye ayak bastık. Burada da 2 günümüz olması ve henüz soğuğa dönmeyecek olmamız bizi birazcık mutlu etse de diğer adalara oranla çok daha büyük olan Mahe biraz bize şehir hayatını hatırlatmadı değil.

Başkent Victoria içerisinden otobüsle geçerek Beau Vallon bölgesine ulaşıyoruz. Burada otelimize yerleşip, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Burada konsept biraz ülkemiz otellerine benziyor. Denize sıfır bir otel ve havuz. Hiç sesimizi çıkarmadan şubat ayında güneşin tadını çıkarmaya devam ediyoruz.

Hemen otel yanında bulunan ve akşamları çok hareketli olan sokaktaki take awaycilerden yani seyyar satıcılardan özellikle bahsetmek istiyorum. Eğer benim gibi deniz ürünleri aşığı ve özellikle deniz kabuklularından hoşlanan birisi iseniz bu kadar uygun fiyata bu kadar taze bulabileceğiniz başka bir yer görmedim. Kesinlikle denemelisiniz. Bunun yanında tropik meyvelerin olduğu stantları da boş geçmemenizi tavsiye ediyorum.

Buralara kadar gelmişken başkenti de görmeden gitmeyelim diyerek biniyoruz otobüse. Şunu da vurgulamak istiyorum, eğer ki Seyşeller’de vaktiniz varsa otobüsleri kesinlikle kullanın. Çünkü taksilere oranla inanılmaz ucuz. Tamam eski püsküler ama onun da tadı başka 🙂

Şehir merkezi doğal olarak kalabalık. Hem yerel halkın hem de bizim gibi turistlerin oluşturduğu bir kalabalık. Yerel pazarını, zamanında İngilizlerin yapmış olduğu saat kulesini ve meşhur Hindu tapınağını gezerek otelimizin yolunu tutuyoruz.

Ve geldi ayrılık vakti… Sabahın erken saatlerinde tası tarağı toplayarak, beraberimizde yanık tenlerimiz ve güzel anılarımızla gidiyoruz havalimanına. Son görevimiz olan kalan Seyşel rupilerini bozdurarak ayrılıyoruz bu güzel ülkeden. Hoşça kal Seyşeller, hoşça kal 30 °C dereceler…

Unutmadan, yanınıza alınacak malzemeleri içeren detaylı bilgileri “bebekli seyahat” yazımızda bulabilirsiniz.