Norveç…

Soğuk kuzeyin, sıcak ülkesi.

Doğayı sever misiniz, renkler sizi mutlu eder mi, özellikle yeşil rengi şu ana kadar hiç gördünüz mü, deniz ürünleri sever misiniz, fotoğrafçı mısınız, peki kamp yapmaktan hoşlanır mısınız, şelalelerle aranız iyi mi, fiyort denilen egzotik yerlere ilginiz var mı, kuzey ışıklarını ölmeden görmek isteyenlerden misiniz, ya batmayan güneşi, Avrupa’nın en kuzeyine ayak basmaya ne dersiniz, içsel huzuru ve dinginliği biraz olsun yaşamaya ihtiyacınız var mı, yüksek refah seviyesinin ne kadar yüksek olabilirliğini merak ediyor musunuz?

Cevaplarınızın çoğunluğunu “evet” olarak verdiyseniz sizin acilen dünyanın en güzel ülkelerinden birisi olan Norveç’e gitme zamanınız gelmiş demektir.

Biz bu soruları henüz Mete Bey hayatımıza girmemişken sorup bu masalsı ülkeye gitmeye karar verdik. Adını bile andığımızda bizde heyecan yaratmıştı, vay be Norveç’e gideceğiz, çok havalı 🙂

Ama gerçekten gidecektik, kararımızı vererek ve çoktan hazırlıklara başladık. Her zaman olduğu gibi görev bölümümüz hiç zor olmadı, Özlem en zor (!) iş olan bavul hazırlama, ben ise geri kalan her şey! 🙂

Norveç, kelimesini duyunca genellikle akıllara soğuk hava ve kuzey gelir nedense. Gelmesi de anormal değildir elbet, kuzey kutuplarının yanı başında kendisine yer bulmuş, küçük gibi görünen oysa detaylı incelendiğinde o kadar da küçük olmayan bir ülkedir. Biz, en fazla gün ışığının olduğu (gün batımının gece 23.00 sularında olduğu) ve havanın nispeten sıcak sayılabileceği ay olan Temmuz ayını tercih etmiştik.

Yaptığımız araştırmalarda daha önce gezip gördüğümüz yerlerden çok farklı olduğunu hemen tespit ettik. Norveç’i gezmek, Norveç’i görmek demek öyle diğer ülkelere benzeyen tarzda şehirlerini görmekten çok farklı.

Hemen şehirleri “gezilesi yerler değil” olarak algılanmasın, harika yerler elbette ama doğası harikulade güzellikte olduğundan sizi bekleyen şey daha öncesinde hiç yapmadığınız bir doğa gezisi. Bu doğrultuda bu muhteşem doğa harikası ülkeyi en güzel gezmenin yolunu da araç kiralamak. Biz de öyle yaptık ve araç kiraladık. İyi ki de araç kiralamışız, çünkü inanın ülkenin her kilometresi dakikalarca anlatılacak güzellikte. Dilediğiniz yerde aracı park edip, manzaranın veya yeşilin tadına doyasıya varabiliyorsunuz.

Ee bizi bir doğa gezisi beklediğine göre oyunu kurallara göre oynamamız gerektiğini düşünerek, konaklama tercihimizi de kamplardan yana kullandık. Zaten şu bir gerçek, dünya üzerinde camping için seçilebilecek en güzel yerlerden birisi Norveç.

Bu kadar insan buralara gelip, bu şekilde bir konaklama tercih ediyorsa bir bildikleri vardır herhalde. Otomobilden çok daha fazla karavan ve motosikletli campingcileri de görünce çok doğru bir karar verdiğimizi kolayca anladık. Camping için gerekli malzemelerimizin bir kısmını memleketten, kalan kısmını da oradan aldık.

Norveç gezimize, akla ilk gelen yolların biraz aksine, öncesinde gezdiğimiz İsveç’ten giriş yaparak başladık. Bir elmanın iki yarısı olduklarından arada ne bir sınır ne de prosedür. Sadece bir anda değişen doğa harikaları iki ülke arasındaki en büyük farklılık. Daha dağlık, daha kayalık olan yerlere Norveç, diğerine de İsveç demişler olay bu. Kiralık aracımız ile İsveç’in Ostersund şehrinden yola çıkarak hızla ilerliyoruz Norveç’e.

Değişen yeryüzü şekilleri ve artan şelaleler sayesinde Norveç’te olduğumuzu anlayarak yolumuza devam ediyoruz. Gerçekten Norveç sınırlarına varana dek İsveç’in doğası tarafından büyülenmiştik ama ta ki Norveç’i görene dek. Sanki National Geographic kanalını açmış ve içinde geziniyoruz.

İlk durağımız Trondheim şehri. Planımız, ülkenin kuzeyini de başka zamana bırakarak, Trondheim’dan başlayıp güneye ilerlemek. Trondheim temmuzun ortasında yaklaşık 12-13 derecelik, sisli havasıyla karşılıyor bizi.

Unutmadan şunu söylemekte fayda var, Norveç’te şehirlerde fazla araç trafiği olmasın diye, şehirlere ulaşan yollar ve şehir içindeki birçok yol (özellikle tam merkezlerinin bulunduğu yerler) ücretli. Yollarda bulunan kameralar plakanızı algılayıp otomatik olarak ücreti yansıtıyor. Sizin bir şey yapmanıza gerek yok, aracınızı iade ederken ödemeyi yapıyorsunuz hepsi bu, moralinizi bozmayın hemen,  zaten dünyanın en pahalı ülkelerinden birine gelmişsiniz daha bu bir başlangıç  🙂

Hemen aracımızı, park otomatından kredi kartımızla aldığımız park fişi ile uygun yere park edip başlıyoruz Trondheim’i keşfetmeye. En çok görmek istediğimiz yerlerden birisi olan Nidelva nehri kıyısındaki evler ve bunları en güzel seyredebileceğimiz yer olan Old Town Bridge’i hemen buluveriyoruz. Rengârenk evler, bu kötü havada dahi göz kamaştırıcı güzelliklerle karşılıyor sizi. Renkleri nasıl kullanmaları gerektiğini bu İskandinavlar gerçekten çok iyi biliyorlar.

İskandinavya’nın en görkemli katedrali olarak sayılan Nidaros Katedrali’nde sıra. Kısa bir yürüyüşle vardığımız bu şehrin en değerli turistik mekânı gerçekten bu kadar övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Daha içerisini görmeden, dışarısındaki ihtişam bile büyülü bir havaya sahip. Havanın serin ve rüzgârlı olmasından dolayı gitmekten vazgeçtiğimiz Munkholmen adası da şehrin görülmesi gereken yerlerinden.

Bu kadar gezmek aç aç daha devam edemez diyerek bulup da mutlu olduğumuz Burger king’e dalıyoruz hemen. Alt üstü 2 hamburger ve yanında sadece içeceklerine, ülkemizde aynı ürünlerin mönü fiyatlarının 4 katını ödeyince, yediklerimizden pek bir şey anlamıyor ve Norveç’te olduğumuzu bir kez daha anlıyoruz 🙂 Özlem’in yorumu, “İsveç ne kadar ucuzmuş!”

Günlerin oldukça uzun olmasından dolayı saat 22-23 oldu ama hala aydınlık olması sebebiyle bir süre daha şehrin old town bölgesini gezip, bol bol fotoğraflar çektirerek, konaklama yapacağımız camping alanına ulaşıyoruz. İlk kez çadır deneyimi yaşayacak Özlem bir hayli heyecanlı ve endişeli. Hızlıca çadırımızı kurarak, uyku tulumlarımıza giriyoruz. Bir türlü içi rahat etmeyen Özlem, nihayet tüm çabalarımla dünyanın en güvenli ülkelerinden birinde olduğuna ikna olarak, uyku tulumunda kayboluyor oksijen bolluğunda uyumaya koyuluyoruz.

Harika bir uykudan sonra, masalsı Norveç yollarından güneye ilerliyoruz. Rotamız Geiranger Fjords. 350 km kadar yolumuz mevcut, ancak planlanan saati bir türlü yakalayamıyoruz. Çünkü hem yol boyu güzellikler için sürekli duruyor hem de bu Norveç’lilerin doğayı bozup, geniş geniş yollar yapmak (!) yerine, doğayı koruyarak daracık yollarından dolayı sürekli rötarlardayız. Olsun ama biz mutluyuz, zaten hava da kararmıyor 🙂

Bu varmaya çalıştığımız Geiranger Fjords’u öyle hafife almasanız iyi olabilir. Çünkü birçok kişi (ben dâhil 🙂 ) tarafından “Dünyanın en iyi manzaralı yerlerinden biri” ve “Dünyanın en iyi gezi güzergâhlarından biri” kabul edilen ve “Dünya miras listesinde bulunan” bir yer kendileri. Zaten şimdi sağ tıklayıp, google’a yapıştırınca karşınıza çıkan fotoğrafa bakıp, “aa evet ben burayı biliyorum” dediğinizi duyar gibiyim. Sırf burası için dahi gelinir bu ülkeye.

Geiranger’e yaklaştığımızda adı bile heybetli olan fiyortlar kendini göstermeye hemen başlıyor. Nedir bu fiyort arkadaş derseniz, zamanında buzullarının oluşturdukları dik yamaçlı körfez diyebiliriz.

Temmuz ortasında, üzerlerinde hala metrelerce kar barındıran fiyortların önderliğinde kat ettiğimiz efsanevi yollar bizi sonunda bu harikalar diyarına ulaştırıyor. Flydalsjuvet noktasına varıp, aracımızdan inerek, harika manzarası tarafından büyülenip, öylece seyre dalıyoruz. O anda sanki dünya durmuş veya biz aklımızı kaçırmışız.

Özlem de, ben de öylece kalıp, dakikalarca konuşmadan anı yaşıyoruz. Arkamıza gelen kocaman turist otobüsüyle irkilerek kendimize geliyor ve hayata dönüyoruz. Bu kadar güzel bir yer tabi ki bize kalacak değil ya! Onlarca insan, gerek araba, gerek otobüs gerekse de kocaman cruise gemileriyle akın ediyor bu harikalar diyarına.

Hadi onlardan önce gidelim camping alanımıza ve güzel bir yer kapalım diye atlıyoruz arabamıza. Hemen kasabanın en güzel yerinde bulunan camping alanımıza gidip çadırımızı kuruyor ve sandalyelerimize oturarak huzur seansımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bir süre sonra Ornesvingen viewpoint için arabamıza atlayıp bu kez de Geiranger’i farklı bir açıdan seyretmeye gidiyoruz. Elmas gibi, ne tarafından bakarsan bak, hep aynı güzellikte parıldıyor karşımızda.

Bolca manzaraya doyarak çadırımıza dönüyor ve oksijene doymuş bir şekilde uykuya dalıyoruz. Ertesi gün ilk faaliyetimiz, burada kesinlikle yapılması gereken bir etkinlik olan feribot gezisine dâhil oluyoruz. Fiyort boyunca sayısız şelalenin size eşlik ettiği inanılmaz bir yolculuk.

Ayrılmak elbette zor oluyor bu harikalar diyarından ama yol üzerindeki güzellikler üzüntümüzü anında sevince dönüştürüveriyor. Rotamız bir başka masalsı kasaba olan Flam. Yolumuz üzerindeki, tahtadan yapılmış, ünlü Borgund kilisesini pas geçmiyoruz tabi ki. Flam’a varmadan hemen önce, Flam’ı tepeden görelim diyor ve Stegastein viewpoint’e çıkıyoruz. Çok seviyoruz tepeden bakmayı, hele ki bir de bu Norveçliler bizler için böylesine güzel platformlar yapmışlar ki sormayın! Az sonra varacağımız Flam’ı ve içerisinde bulunduğu Aurland fiyordunun manzarasını doyasıya izliyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Flam; Fiyortların ortasında kendisine yer bulmuş, minicik ama misafir ettiği kocaman cruise gemileri ile oldukça ün kazanan bir başka şirin yer burası. Hemen arabamızı en uygun yere park ederek atlıyoruz, Flam’da yapılması gereken en önemli aktivite olan tarihi vagonlardan oluşturulmuş trene.

45 dakika sürüyor bu panoramik cennet gezisi. Yolculuk süresince sadece 10 dakikalık bir mola vererek harika Kjosfossen şelalesini yakından görme fırsatı da yakalamış oluyorsunuz. Bu tren yolculuğu oldukça popüler olduğundan önceden rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Cennet gezimizin ardından limana yakın şirin bir cafede karnımızı doyurarak, doğanın sessizliği içerisinde kasabayı geziyoruz. Ardından kısa bir sürüş mesafesiyle bir başka masal diyarı köyüne, Undredal’a ulaşıyoruz.

İnsan kendisine sormadan edemiyor, “Neden burada doğmamışım ben?” O kadar güzel, o kadar sakin ki, orada yine öylece kala kalıyoruz ikimizde.

Zor da olsa ayrılıyoruz, ama yine kısa bir sürüş mesafesiyle Stalheim Hotel’e ulaşıyoruz. Yok, yok burada konaklamayacağız, sadece otelin sahip olduğu eşsiz manzaranın tadını çıkaracağız 🙂 O beyaz banklarından kalkmak istemeyeceğinizin garantisini verebilirim!

Yine oksijene boğulmuş bir şekilde çekilen harika uykularımızdan sonra dinç bir şekilde başlıyoruz bir başka muhteşem Norveç günümüze. Norveç’in ikinci en büyük şehri olan Bergen’e gidiyoruz. Görmeyi sabırsızlıkla beklediğimiz bir başka masal diyarı. Yol boyunca eşsiz manzaralar eşliğinde ulaşıyoruz bu değişik yere. Burası şehir olmamalı, şehirse burası bizim yaşadıklarımız nedir?

Bergen’de kendimizi ödüllendirerek konaklama tercihimizi otelden yana kullandık. İlk iş, hemen otele yerleşip, meşhur balık pazarının içinden geçerek, Bryggen bölgesine ulaşım. Çünkü güneş batmak üzere, burada harika gün batımız fotoğrafını kaçırmamalıyız.

Nihayet fotoğrafımızı çekebilip, az önce içinden geçtiğimiz balıkçı pazarına geri dönüyoruz. Hayatımda yediğim en güzel somon, yengeç ve ıstakozu yemenin mutluluğu tarifsiz 🙂 Unutmadan burada balina ve köpekbalığı etleri de denenebilir ama denemeseniz pek bir şey kaybetmezsiniz 🙂

Ertesi gün Bergen’i tepeden görebilmek için, füniküler ile Floyen dağına çıkıyoruz. Aynı seviyede bulunduğumuzda dahi muhteşem güzellikte olan şehri, tepeden görmek ise gerçekten büyüleyici. Bu yükseklik bana yetmez, daha da yukardan bakmalıyım diyenler ise, teleferik ile Ulriken dağı tam sizlik. Biz çıkmadık, denemesi size kalmış 🙂

Bu Bryggen bölgesi belli ki bize yetmemiş, ikimizin de canı hep oraya gitmek istiyor nedense. İç sesimizi tabi ki kırmıyor ve yine gidip öylece seyre dalıyoruz bu üçgen çatılı, gökkuşağından fırlamış, eski balıkçı evlerini. Bryggen’den arta kalan zamanımızı da şehrin parklarını gezerek sakinliği ve dinginliği en derinlerimize doğru çekip, tutabildiğiniz kadar tutarak otelimizin yoluna düşüyoruz.

Bergen’e el sallıyoruz. Şehirde çok kaldık (2 gün:) ) hemen doğaya dönmeliyiz. Yine muhteşem manzaralar eşliğinde kat ediyoruz yollarda. Norveç’te tamamen doğal oluşumlar sonucu çok ilginç kayalar meydana gelmiş.

Bunlardan 3 tanesi de bizim rotamız üzerinde. Ama bu demek olmuyor ki hepsine gidebileceğiz. Maalesef zaman kısıtımız bize bunlardan sadece 1 tanesine gidebilme imkânı tanıyor. Bizde ulaşımı en kolay (süre olarak en kısa) olanı tercih ediyoruz.

Ulaşmaya çalıştığımız yer Preikestolen kayası. Yerden 604 metre yükseklikte, sanki cetvelle oluşturulmuş, sıra dışı bir fiyort. Buraya ulaşıp, 1 buçuk saatlik yürüyüşle zirvesine çıkacağız. Aracımızı park edip, kalabalığın ilerlediği istikamete doğru gidiyoruz.

Sırt çantamızda olmazsa olmaz yedek tişörtlerimiz, suyumuz ve atıştırmalıklarımız. Sakın bunlar olmadan yürüyüşe başlamayın, bu güzellik sizin için bir kâbusa dönüşebilir. Zirveye çıktığımızda, karşılaştığımız manzara ise şu ana kadar gördüklerimizden çok ama çok farklı. Böyle bir şey olamaz! Fevkalade! Özlem’in ayaklarını aşağıya uzatıp çektirdiği fotoğraf başta olmak üzere, büyük bir heyecanla harika fotoğraflara poz verip, yukarının tadını çıkararak yeniden aracımıza doğru inişe geçiyoruz.

Bizim gidemediğimiz ama mutlaka görülmesi gereken kayalar ise Kjeragbolten ve Trolltunga. Er ya da geç görüleceksiniz kayalar, benden söylemesi 🙂

Artık ayrılış günümüze yaklaştığımızdan Oslo’ya doğru devam ediyoruz. Son günümüzü bu muhteşem ülkenin, harika başkentinde geçiriyor ve aracımızı teslim ederek, rüyadan uyanmak için dönüş uçağımıza biniyoruz.

Yolculuk boyunca ikimizin, hatta diğer yolcuların da akıllarını kurcalayan şeylerin şunlar olduğuna eminiz, ne oldu bize? Neden bu kadar mutlu ve huzur doluyuz? Nasıl yaptı bize bunu,  altı üstü 7 gündür beraberiz… İşin aslı, fazla geldin bize Norveç! Norveç’e tekrardan bir veya birden fazla geleceğimiz, belki de hiç dönmeyeceğimiz kesin 🙂