İzlanda | izinthengit

buy Pregabalin uk İzlanda…

Uzaya gitmek ister miydiniz? Çok mu imkânsız geldi? O zaman İzlanda’ya gidin, bu dünyadan olmadığını kesinlikle anlayacaksınız…

Aslında soğuk olur kuzey, evlerde cephe olarak bile tercih edilmez. Güney gibi içini ısıtmaz telaffuz edildiğinde. Ta ki kuzeyi yerinde görene, kuzeydekileri yerinde izleyene kadar… Hastasıyız bu kuzey memleketlerinin!

Nasıl bu kadar gelişip, güzelleşip, harika yerler haline gelen, getirilen bu güzel memleketlerden birisi olan İzlanda maceramızı anlatmaya başlıyoruz. İzlanda öncesinde anakaraya bağlı olan diğer kuzey ülkelerini görüp hayran kalınca, bir de Avrupa hava sahasını kapatacak kadar doğa üstü olaya ev sahipliği yapınca ve son olarak da “The Secret Life of Walter Mİtty” filmini izleyince, buraya gitmek için daha fazla vakit kaybetmeyelim dedik ve başladık çalışmalara. Ekibimiz yine 3 kişi, Mete Bey bizimle beraber ve hayatının 17nci ayını yaşamakta 🙂

Her zaman olduğu gibi ilk işimiz detaylı bir planlama ve biletlerin alımı. Planlamalara rota belirleyerek başlıyoruz. İzlanda’ya giriş yapabilmek için http://howdidyouaffordthatcar.com/?author=16 vize gerekiyor. Avrupa Birliği ülkesi olmamasına karşın bir schengen ülkesi olduğundan schengen vizesi ile girişe müsaade ediliyor.

Vize işlemleri de İzlanda’nın ülkemizde temsilciliği bulunmadığından Danimarka Büyükelçiliği tarafından yapılıyor. Bu durumu İzlanda’ya gitmeyi çok öncesinden kafama koyduğumdan, önceki kuzey ülkeleri gezimde Danimarka’yı pas geçmiş ve bu günlere bırakmıştım. Bu sebeple Danimarka üzerinden schengen başvurumuzu yapıp, rotamızı Danimarka-İzlanda olarak belirliyoruz. Danimarka anılarımızı buradan değil, kendi sayfasından bulabilirsiniz

Rotamızı belirledik. Şimdi uçak biletlerimizi alalım. İzlanda’ya ülkemizden direkt uçuş henüz bulunmuyor. Bağlantılı uçuşla ülkeye ulaşmak tek yolumuz. Burada da en ucuz olan her daim tercihimiz olduğundan karşımıza en iyi iki alternatif çıkıyor; http://dorothy6.com/2014/12/post-gazette-munch-goes-to-dorothy-6-blast-furnace-cafe/ Kopenhag ve Oslo.

Zaten rotamızı bilinçli olarak Danimarka üzerinden geçirmemizin bir diğer nedeni de işte bu. En ucuz ve kalkış saati olarak en uygun uçuşlar buy korean ginseng root online Kopenhag’tan. SAS havayolları ile yaklaşık 3 buçuk saatlik bir uçuşla ulaşıyoruz bu değişik yere.

Uçağın yere yaklaştığı esnada havadan gördüğümüz koyu yeşil ve kömür karası rengin hâkimiyeti ve asimetrik yeryüzü şekilleri, farklı bir şeylerin bizi beklediğini kulağımıza fısıldıyor. Yolu uyuyarak geçirmeyi tercih eden ana oğul bile bu farklılık karşısında gözlerini kocaman açarak iniyorlar uçaktan.

Havalimanı beklediğinizden çok ufak ve şirin. Direkt uçuş olmamasından ve bir schengen bölgesinden geldiğimizden pasaport kontrolü yapılmadan giriyoruz ülkeye. Burada şu hususa dikkat; eğer ki siz pasaportunuzda İzlanda damgası vurdurmak istiyorsanız, havalimanı dışına çıkmadan bunu yaptırmanız gerekmekte. Görevlilerden yardım alarak sizi yönlendirmelerini talep edebilirsiniz. Biz etmedik çünkü unuttuk 🙂

Havalimanı ile başkent Reykjavik arası yaklaşık 50 km. Ulaşım için alternatifler; bizdeki havaş gibi otobüsler, taksiler veya araba kiralamak. Biz öncesinde internetten aldığımız otobüs biletleri ile gitmeye karar vermiştik. Bilet gişesinden biletlerimizi alarak çıkışa doğru ilerliyoruz. Heyecan dorukta, çünkü az sonra bu değişik yere ayak basacak ve havasını soluyacaktık 🙂

Temmuz ayında gitmemize rağmen açılan çıkış kapısı ardından yüzümüze vuran soğuk rüzgâr ve tertemiz havası karşılıyor bizi. Birkaç saniye kala kalıyoruz öylece, sonra aklımıza Mete’nin üşüyebileceği geliyor ve hemen otobüsümüze atlıyoruz.

Yolculuk yaklaşık bir saat sürüyor. Güzergah boyunca volkanik kalıntıların yol kenarlarındaki oluşumları, değişik bitki örtüsü ve tuhaf kuşlar eşlik ediyor bize.

İzlanda’da konaklama için özellikle ev tercih ediyoruz. Çünkü bu kuzey insanlarının nasıl bu hale geldiklerini ve bizim onlardan neyimizin eksik olduğunu yakından görmek, belki ayrılırken biraz onlara benzeyebiliriz umuduyla oralı bir ailenin evinin bir odasını kiralayıveriyoruz. Daha ilk andan başlıyor harikalıklar. Bizi otobüsten indiğimiz yerde aracıyla bekleyen ev sahibimiz, hemen kapıp bizi götürüyor evine.

Hep yanlış bilinen bir gerçeği bir kez daha gözlemlemiş oluyoruz. Kuzey insanları sanılanın aksine çok iyi ve sıcak insanlar, yeter ki siz de onlara gülücükle yaklaşın.

Odamıza yerleştikten sonra ev sahibimizle bu değişik diyarlar hakkında sohbete başlıyoruz. Kendisi bizi dört gözle beklediğini ve bizim yanında kalacak olmamızın kendisinde ayrı bir heyecan yarattığını söylüyor. Kendisi hayatında hiç Türk insanı görmemiş ve çok merak ettiği birileriymişiz 🙂 Bu duygu ve düşüncelerle başlıyoruz planlarımızı uygulamaya.

Vakitlice ulaşmamızdan dolayı daha fazla evde duramayıp hemen atıyoruz kendimizi bu ufacık, sade ve şirin Reykjavik şehrine. Şehir son derece modern, temiz ve düzayak. O kadar ki hatta Mete’nin arabasının en kolay sürüldüğü şehir 🙂

Mevsim olarak en yüksek sezon ama şehir öyle sandığınız kadar kalabalık değil. Çünkü İzlanda’ya gelen insanlar şehirden çok doğası için geldiklerinden merkezde değiller. Zaten biz de iki güne kalmayıp atacağız kendimizi doğaya.

Dönelim Reykjavik’e; farklı mimarisi ile şehrin simgesi ve en yüksek binası olan Hallgrímskirkja kilisesi her yerden gözümüze çarpıyor, çarpması da iyi zaten biz de ona doğru ilerliyoruz. Bu kilisenin en üst katına cüzi bir miktar ödeyerek çıkılabiliyor ve internet fenomeni olan Reykjavik şehrinin manzarası fotoğraflanabiliyor. Cüzi dediğime bakmayın siz İzlanda dünyanın en pahalı ülkeleri sıralamasında üst sıralarda bulunmasından dolayı bizlere göre acayip pahalı bir ülke. Ama ilk satırda değindiğim gibi, uzay yerine buraya gelirseniz bir nevi ucuz olabilir 🙂

Kiliseye ilerlerken gördüğümüz dükkânlara gire çıka devam ediyoruz. Ama fiyatta anlaşamadığımızdan dolayı genelde girdiğimiz gibi çıkmayı tercih ediyoruz. Mesela buraya özgü olan ve hemen hemen sokaktaki her 5 kişinin 1inde gördüğümüz yün kazaklarından bizde alalım dedik ama bir kazağa 300 euro biraz fazla geldi O paraya koyun alıp, yününden kazak, etinden de kebap yaparız diye avuttuk kendimizi 🙂

Hallgrímskirkja tepesine çıkıp şehrin bu rengarenk çatılarını fotoğraflayarak devam ediyoruz yürüyüşümüze. Laugavegur caddesi, Harpa sanat merkezi, Sun Voyager anıtı derken saatin ilerlediğini fark ediyoruz. Ancak temmuz ayında olmamızdan dolayı, günün neredeyse tamamının aydınlık olmasından bir türlü eve dönesimiz gelmese de tutuyoruz evin yolunu.

İzlanda’nın ne kadar pahalı olduğunu yukarıda belirttim. Bu yüzden buraları gezebilmek için bütçemizi nasıl optimize ederiz diye düşünerek bulduğumuz çözümlerle devam edelim.

İlk olarak alışverişler için pembe bir domuz simgesi olan Bonus marketleri. Gerçekten fiyatlar diğer marketlere göre bir çıt aşağıda. Epey de fazla şubesi bulunuyor. Buraya gidip alışverişimizi yapıyor ve sağ olsun ev sahibimizin bize tahsis ettiği bölümlere bunları yerleştiriyoruz.

İkinci bütçe dostu hareketimiz ise araba kiralamakla alakalı. Bilinen araba kiralama şirketleri tabi ki burada da var ama fiyatları ise oldukça fahiş. Yaptığım araştırmalar sonucu şu ana kadar rastlamadığım bir araba kiralama yöntemiyle tanıştım.

Şirketin adı Caritas. Buraya İzlandalı araç sahipleri kayıt olarak kendi araçlarını uygun fiyatlara kiralayabiliyorlar. Tek yapmanız gereken şu www.caritas.is sitesine girip aracınızı seçip ödemenizi yapmak.

Pek bilinen bir sistem değil ama burada yaygın. Kiraladığınız aracı, teslim alma yerine getiren araç sahibinden alıp başlıyorsunuz kullanmaya. Diğer bilindik araba kiralama şirketlerine oranla neredeyse yarı yarıya.

Araç demişken ülkede iki farklı yol mevcut. Ulusal ve diğer yollar olmak üzere. Eğer kiraladığınız araç 4×4 değilse, diğer yollar yani “F roads” denen daha çok arazi yollarından oluşmuş yerlere girmeniz yasak. Zaten yasak olmasa da girmeyin, çünkü gerçekten burası bildiğiniz arazilerden değil.

Aracımızı da kiraladık kim tutar artık bizi. İlk rotamız Golden circle denen turistik bir rota. Reykjavik’ten yaklaşık 1 saat uzaklaştığımızda dâhil olacağımız ve rota üzerinde birden fazla sürpriz barındıran keyifli bir güzergâh.

Bonus’tan aldığımız kahvaltılıklarla karnımızı bir güzel doyurup, gün içerisinde tüketmek için de hazırladığımız sandviçler ile başlıyoruz tabela okumaya. İlk durağımız Thingvellir milli parkı. Burası iki tektonik plakanın birbirinden derin yarlarla ayrıldığı geniş bir yer. Ülke tarihinde önemli bir yere sahip. Ülkenin ilk parlamentosunun şu anki İzlanda bayrağının bulunduğu yerde oluşturulmasından ötürü İzlandalılar açısından da oldukça önemli. Milli parkı, tarihi kalıntıları ve o şirin kiliseyi gezerek yolumuza devam ediyoruz.

İkinci durağımız ise hayatımızda ilk kez göreceğimiz Gayser’ler. Doğanın bize sunduğu müthiş bir sürpriz. 80-100 °C derecede, yer altının derinliklerinden gelen basınçlı suyun, her 5-10 dk arası bir sürede, yaklaşık 75-100 metreye kadar gökyüzüne doğru fışkırması olayı. Sanki yer altında bulunan bir su tabancasından yukarı doğru ateş edilmesi gibi.

Hemen yerlerimizi alarak Geysir ve Strokkur adında iki büyük gayserlerin etrafında dakikalarca bekleyerek bu doğaüstü olayı defalarca izliyoruz. Mete tabi ki şok, bu ne diye bakıyor garibim 🙂

Burada bulunan Geysir cafe’de atıştırmalıklarımızı yiyor ve Gulfoss şelalesine doğru yola çıkıyoruz. Kısa bir süre sonra aracımızı park alanına park ettikten sonra, Özlem’in ilk gördüğünde çığlık atmasına sebep olacak güzellikteki Gulfoss’a ulaşıyoruz. Gerçekten muazzam büyük ve farklı seyir yerlerinden kendisini izlettirme fırsatı tanıyan bir şelale. İçerisinde oluşan gökkuşağının fotoğrafını çekmeden dönmeyin, ayıp olur.

Gulfoss’u da tamamladıktan sonra Kerid krater gölü için devam ediyoruz. Bebekli bir aile olmamızdan dolayı, yalnızca uzaktan görebildiğimiz bu krater gölüne sizin bizim yerimize de yaklaşmanızı tavsiye ederek Golden Circle’ı tamamlıyoruz. Reykjavik’ten Golden Circle için yola koyulduğumuzda ev sahibimizin tavsiyesi üzerine şu rotadan gittik ve çok memnun kaldık. Bence sizde bu şekilde yapın; Reykjavik’ten 1 numaralı yol ile güneye giderken sola Nesjavellir 435 numaralı yoluna dönüyoruz. Daha sonra da sola Thingvellir 360 yoluyla devam ediyoruz. Olay budur!

İzlanda’da sizi en çok yanıltabilecek şeylerden birisi çok kısa zamanda değişebilen havası. Eğer siz de daha gitmeden şu gün şuraya, şu gün buraya giderim diye benim gibi plan yapanlardansanız, burası için durum biraz farklı. Size tavsiyem, İzlanda’ya gittiğinizde, bulunacağınız günlerin hava durumunu ayrıntılı bir şekilde incelemeniz. Meteoroloji sistemleri çok gelişmiş ve neredeyse hatasız tahminlerde bulunuyorlar. Hava ise bölgeden bölgeye büyük farklılıklarda olabiliyor. Bu yüzden o gün hava nerede iyiyse oranın planını uygulamaya koyun. En doğru tahminleri biz bu siteden www.vedur.is bulduk, size de tavsiye etmezsek olmaz 🙂

Bizim için bugün batı İzlanda havası güneşli, bunun için de sabahın erken saatinde batıya doğru yola çıkıyoruz. Güzergâhımızı uzatsa da, manzarasından ötürü 47 yolundan gitmeyi tercih ediyoruz. Sonrasında Borgarnes üzerinden 54 yoluna devam ediyoruz. Yolumuz üzerinde fok balıklarını görebileceğimiz Ytri Tunga sahilinde durup, fokları aramaya başlıyoruz. Kısa bir süre sonra suların içerisinden, tatlılıklarıyla bizi selamlayan iki adet fok görünüyor. Mevsim itibariyle sayıları az da olsa görebildiğimiz için mutluyuz.

Yola devam ederek Arnarstapi yerleşim alanına ulaşıyoruz. Buradaki Gatklettur noktasından manzarayı izleyip, martı yuvalarını yakından görüp, taştan yapılmış Bardar saga anıtını ziyaret edip son olarak da liman önündeki seyir terasından harika manzarayı hafızalara kazıyarak devam ediyoruz.

Birkaç km gittikten sonra Djúpalónssandur için sola dönüyoruz. Burada aracımızı uygun bir cebe park ederek yol boyunca uzanan volkanik tüfler üzerindeki yeşillikleri ve çiçekleri yakından inceliyoruz. Djúpalónssandur sahiline de ayak basarak devam ediyoruz.

Yol üzerinde karşımıza çıkan küçücük yerleşim yerlerini gezerek devam ediyoruz. Batı İzlanda’nın en popüler noktalarından birisi olan Kirkjufellsfoss şelalesi ve ardında yükselen Kirkjufell dağı taa uzaklardan bize göz kırparak sanki bizi karşılıyor. Burada aracımızı park ederek, haklı olarak yorulan ve acıkan Mete’ye zaman tanıyoruz. Mete de Kirkjufellsfoss şelalesi etrafında doyasıya enerjisini attıktan sonra heyecanla yeni keşifler için devam ediyoruz.

Stykkishólmur yerleşim yerine kadar dura kalka devam edip, dönüş yoluna geçiyoruz. İçinden geçtiğimiz yerler insanın uzun yıllar yaşlanmayacağı kadar sadelikte ve huzurlu. Sıradan ve doğal yaşayan yerel halkın mutluluğuyla bizde mutlu bir şekilde eve ulaşıyoruz.

www.vedur.is bugün bize Reykjavik güneybatısının güneşli olacağını söylüyor. Keflavik havalimanına gider gibi ayrılıyoruz Reykjavik’ten. Havalimanını kat edip Gardur deniz fenerine ulaşıyoruz. Fotoğraf severler için harika bir yer. Tabii bende bol bol fotoğraflıyorum 🙂

Kıyıdan devam ediyor ve harika Hafnir kilisesine ulaşıyoruz. Fotoğrafçılar için kaçırılmaması gereken bir diğer adres. Burada ulaşmaya çalıştığımız esas yer, Avrupa ve Amerika platolarının birbirinden ayrıldığı yer olan Midlina. Kulağa gerçekten çok farklı geldiği kesin. Görmeye de bu hislerle gidince gerçekten daha bir farklı geliyor. Üzerindeki köprüden geçip, köprünün altına inip, siyah kumlarla Mete’nin oynamasına müsaade edip ayrılıyoruz.

Grindavik kasabasını kat edip 42 yolu üzerindeki sıcak su buharlarının tüttüğü Krysuvik’e ulaşıyoruz. Daha önce görmediğimiz şeyler olmasından ötürü şaşıp kalıyoruz. Yer bildiğiniz fokur fokur kaynıyor.  Zaten ülkede ilerlerken sürekli sağda solda buharların tüttüğüne tanık oluyorsunuz ancak burası sanki bir fabrika misali. Buradan da alacağımızı alarak evin yolunu tutuyoruz.

Günlerimizi esnek tutmamızdan ötürü Reykjavik’te bir gün daha geçirerek bir nevi dinleniyoruz. Ama yine evde duramayıp, şehrin sıcak su ihtiyacının karşılanması için oluşturulan devasa su depolarının terasında bulunan Perlan restorana, muhteşem manzarayı izlemek için gidiyoruz.

İzlanda’ya gelip de Blue Lagoon’a uğramadan olur mu? İşte bir başka doğa harikasına geldi sıra. İzlanda gezimizde görmeyi en çok istediğimiz yerlerden biri olan Blue Lagoon. Yer altından gelen kaynar suların oluşturduğu ve adını sahip olduğu mavi renkten alan doğal bir havuz burası. Bir nevi kaplıca, ama bu kaplıcaysa bizdekiler ne sorusunu getiriyor akıllara.

Yerel halk düzenli olarak geliyorlar buraya, hatta bazı hastalara doktorlar burada tedavi bile tavsiye ediyormuş. Sadece yerel halk değil, dünyanın her tarafından sadece burası için gelen insanlar da mevcut. Ek olarak buranın esas mevsimi yaz değil de kışmış. Buz gibi havada, yağan karın altında, sımsıcak havuzda bulunmak ayrı bir güzel olsa gerek. Detaylı bilgiye ulaşıp ve benim gibi önceden biletlemeyi yapabileceğiniz www.bluelagoon.com adında sitesi mevcut.

Dedim ya bu kuzey insanı ne kadar yardımsever ve arkadaş canlısı; daha İzlanda’ya gitmeden, planlamaları yaparken 2 yaşından küçüklerin Blue Lagoon’a alınmadığını öğrenmiştim. Doğal olarak üzüldüm de. Çünkü ailecek girmeyi bırakın, Mete’ye refakat için birer birer girme planı yapmıştık.

Bu şekilde Blue Lagoon için hazırlanırken ev sahibimizin; “Mete’ye ben bakarım, siz gidin keyfini çıkarın, olmaz öyle” gibi sıra dışı teklifiyle şok olduk. Önce bırakmak istemedik ama bulunduğumuz yerin İzlanda, insanlarının da İzlandalı olduğunu ve ev sahibimizin bizde yarattığı güveni hatırlayarak bırakarak koşa koşa Blue Lagoon’a ulaştık. Masmavi suyun, sımsıcak buharın tadını çıkarıp, silica denen buraya özgü kil maskesiyle kendimizi ödüllendiriyoruz. İyice tadını çıkararak eve ulaşıyor ve Mete’nin uyuduğunu görerek mutlu oluyoruz.

Sıra geldi güneye, belki de İzlanda’nın en büyülü yerlerini keşfetmeye. Şu zamana kadar Reykjavik’teki evimize gidiş dönüş şeklinde yaptığımız şekilde değil de, güneyde konaklayarak gezme şeklinde yapacağız güney gezimizi. 2 gecelik kısa bir ayrılışla düşüyoruz tekrardan yollara. Güney rotamız epey dolu. İlk durağımız kendisini uzaklardan bile seçebildiğimiz Seljalandsfoss şelalesine. Hemen önünde duruyor ve Mete’yi benim kucağıma monte ettiğimiz ama adı ana kucağı olan aparata oturtup hızla yaklaşıyoruz şelaleye. Arkasından geçilebilmesi gerçekten çok otantik. Bol bol fotoğrafla ayrılıyoruz.

Kısa bir sürüş mesafesiyle 2010 yılındaki patlamayla tüm Avrupa hava sahasının bir süre kapanmasına neden olan ve adının sadece İzlandalılar tarafından doğru telaffuz edilebilen Eyjafjallajökull yanardağı eteklerine varıyoruz. O dönem televizyondan görüp hayrete kapıldığımız olayın kahramanı şu an tüm ihtişamıyla karşımızda durmakta. Hemen yol kenarında patlamadan sonra oluşturulan, Eyjafjallajökull Erruption center patlama anında amatör kameralarla yapılan çekimlerin olduğu filmi izlemek gerçekten çok keyifli. Az ilerde Rutshellir mağarası, hemen arabayı sağa çekip görülebilecek tarihi bir yer.

Biraz daha ilerliyor ve ülkenin en güzel şelalelerinden biriyle karşılaşıyoruz. Skogafoss. Gerek genişliği, gerekse de yüksekliği o kadar muazzam ki, yeni fön çekilmiş bir bayan saçı gibi. Mete’nin enerjisini atması ve karnını doyurması için belirlediğimiz yer de burası oluveriyor. Çünkü biz de buradan kısa zamanda ayrılmak istemiyoruz.

Bu muazzam güzelliğe bakıp bakıp mutlu olup, içimizi huzurla dolduruyoruz. İsterseniz yanında bulunan merdivenlerle tepesine tırmanarak bu güzelliği yukarıdan da görebilirsiniz. Bizim ufak beyden ötürü gitmediğimiz, ancak sizin gitmenizi tavsiye edeceğim Kvernufoss şelalesi ve İzlanda’nın ilk havuzlarından Eystri Skogar doğal havuzu ve güneye doğru devam ettiğinizde yol kenarında başka araçların park ettiğini görünce doğru yer olduğunu anlayacağınız, Solheimasandur Plane Wreck ise buranın çok yakınında. Buralara gidin ve bana nasıl olduklarını yazın olur mu 🙂

Biz de Dyrhoaley için yola devam edelim. İzlanda’da belki de Puffin adındaki şirin mi şirin balıkçıl kuşları bu kadar yakından görebileceğimiz tek yer olan Dyrhoaley, aynı zamanda da siyah kumların oluşturmuş olduğu, inanılmaz güzellikteki Reynisfara Beach’in büyüleyici manzarasını gözler önüne seren en muazzam yer.

Burada da harika duygu ve düşünceler depolayıp, bol bol fotoğraf çekerek Reynisfara Beach’in sanki Legoları üst üste koymuşçasına sıralı bazalt kayalarını görmeye devam ediyoruz. Tarif edemiyorum bu güzelliği, lütfen Google kullanınız 🙂 Reynisfara Beach’te, siyah kumsalda bulunan, güzel atıştırmalıkları ve ücretsiz wifi hizmeti sunan The Black Beach Restaurant bize güzel bir mola noktası oluveriyor. Bu kadar yoğun geçen günün ardından artık dinlenme vaktimiz çoktan geldi. Önceden rezervesini yaptığımız, yolumuz üzerindeki otelimize giriyor ve hemen dinlenmeye başlıyoruz.

Alarmımız Mete uyanıyor sabahın köründe ve yoğun bir güne bu sayede başlamış oluyoruz. İstikamet Jökülsarlon buzulları. Yolumuz üzerindeki minicik Vik kasabasını, ne de olsa dönüşte de buradan geçeceğiz, o zaman gezeriz diyerek transit geçiyoruz. Birkaç saat süren yolculuğumuz sonunda, bir başka doğa harikası olan Jökülsarlon’a ulaşıyoruz.

Avrupa’nın en büyük buzulu olan Vatnajöküll’den kopup gelen kimi dev buz parçaları, akıntıyla önümüzden geçerek okyanusa, kimi de yanı başımıza sahile çıkıyor. Buzullar o kadar albenili bir şekilde kıyıda durmaktayken, Mete’nin buzulları yemeye çalışmasına ne demeli 🙂

Simsiyah kumsal üzerinde elmas parlaklığında duran ve yarattıkları kontrastla ziyaretçilerini büyüleyen bu yerden uzun süre ayrılamıyoruz. Nihayet planladığımız dönüş saati bizi bu rüyadan uyandırıyor.

Dönüşe geçiyoruz. Yolumuz üzerinde Svartifoss adında, birçok bilgisayarların masaüstü görüntüsü olan bir şelale mevcut. Ancak araç park ettikten sonra yürümemiz gerektiğinden ve bunu şu an için göze alamadığımızdan pas geçiyoruz.

Ama asla pas geçmeyi düşünmediğimiz bir yere de yaklaşıyoruz. Muhteşem panaromik manzarasıyla bizi bekleyen Fjadrargljufur Canyon’a. Olağanüstü güzelliğe sahip bir kanyon. Bizim yaptığımız gibi harika fotoğraflar çekip, yeşile ve manzaraya doyarak ayrılabilirsiniz.

Dönüş yolunda uğrarız diye planladığımız Vik kasabasına gelmişiz bile. Yolda vaktin nasıl geçtiğini gerçekten anlamak zor. Çünkü her yer sıra dışı güzellikte ve tablo gibi. Burası adının kısalığı kadar küçük ama bir o kadar kalabalık bir kasaba.

En popüler turist noktalarının ortasında olduğundan dolayı her daim cazibe merkezi. Kilisesi ve etrafında bulunan mor Lupin çiçekleriyle bol bol fotoğraf çekip, kasabayı gezip, meşhur kuzu etinden yiyip kalacağımız yere doğru devam ediyoruz.

Reykjavik bizi bekliyor. Sabah kahvaltımızla beraber, ev sahibimiz aynı zamanda İzlandalı arkadaşımızın yanına doğru yola çıkıyoruz. Öğle saatlerinde vardığımızda ise kendi elleriyle hazırladığı yemeği ve orman meyveli turtasını yiyerek tüm yorgunluğumuzu atıyoruz. Yaşadıklarımızı kendisiyle paylaşıyor ve notumuzu alıyoruz. Geçer not almış olmalıyız ki, oraya özgü tarzla sunulan dondurma yemeye götürüyor bizi. Basit bir dondurma aklınıza gelmesin, Özlem için bir daha gitme sebebi diyebilirim, o derece 🙂

Dünyaya dönüş günü geldi çattı. Muhteşem bir insanla tanışmış, kartpostallık fotoğraflar çekmiş, sonsuza dek saklanacak anılar depolamış bir şekilde havalimanının yolunu tutuyoruz. Arabamızı havalimanındaki otoparka, anahtarını da havalimanındaki emanete bırakıp, mekiğimize doğru ilerliyoruz. Rüya buraya kadarmış.

Bazı geceler benim, Özlem’in ve eminiz ki Mete’nin de o şelale altında kendimizi bulduğumuz, o sahillerde uzandığımız, o Blue lagoon’da yüzdüğümüz görülmüştür…