İtalya | izinthengit

İtalya…

“Hadi yurt dışına tatile gidelim. Nereden başlasak? İtalya yakın, hem de güzel. Oldu o zaman hadi İtalya’ya!”

Yakınlığından mı, bize benzediklerinden mi yoksa ülkenin şekli bile merak uyandırdığından mı bilinmez, yurt dışına çıkış planı yapanların aklına gelen ilk ülkelerden birisidir. Ama nasıl gelmesin? Her tarafında denize girilebilen, kuzeyinde Alp Dağları’nda oksijene boğulmuş bir şekilde doğa turizmini yapabileceğimiz, barındırdığı tarihi mirası zaten bahsetmeye gerek olmayan, her biri ayrı birer sanat eseri olan şehirleriyle, ülke içinde iki ülke daha görebileceğiniz harika bir yer burası.

Hadi o zaman anılardan bahsetmeye başlayalım 🙂

Öncelikle şu konuda anlaşalım. İtalya gerçekten hepimizin duyduğu birkaç şehirden oluşmamaktadır. Büyük İtalya turu, küçük turu, bilmem ne turu adı altında bizlere sunulan görülmesi gerekli yerlerden sadece bir kaçıdır.

Ama gerçekten İtalya’ya gittim, İtalya’yı yaşadım ve İtalya’yı sevdim diyebilmeniz için bence çok daha fazlası gerekir. Bu yüzden sizlere önerim, her zaman savunucusu olduğum, bir ülkeyi en iyi gezme imkânı sunan, araç kiralayarak, kendi turunuzu planlamanız. Tamam anlaştık 🙂

Avusturya Alpleri’nden kiralık aracımızla güneye, bu güzel ülkeye gitmeye başlıyoruz. İtalya gezi planımız; çizmenin sağından aşağıya kadar inip, solundan tekrar yukarı çıkarak Fransa’ya devam etmek.

Alp Dağları’ndan deniz seviyesine, harika manzara ve yemyeşil ormanlar içerisinden devam ediyoruz. Bir süre sonra dolambaçlı yollar yerini otoyollara bırakıyor. İtalya’da otoyollar bir hayli fazla ve son derece rahat. Kullanımı ise ülkemizdeki gibi ücretli.

Gişedeki otomata kredi kartınızı takıp çıkardığınızda size bir bilet veriyor, tek yapmanız gereken bu. Bilet sonunda da otomattan gelen, Özlem’in bayıldığı “arivederçi” iyi dileklerini duymadan ayrılmayın.

İlk durağımız kuzeyin incisi Venedik. Bir kısmı anakara üzerinde, bir kısmı da anakaraya bağlı adacıklardan oluşan bu şehir, kendisine özgü kanalları ve farklılığıyla mıknatıs gibi çekiyor bizi kendisine. Hemen anakara üzerinde kiraladığımız evimize ulaşıyor ve ev sahibimizle tanışıp o çok değerli tüyoları almaya başlıyoruz.

En çok görmek istediğimiz yer elbette sularla çevrili, anakaraya bir köprü ile bağlanmış olan kısım. Arabamızı ev sahibimizin uyarısıyla follow url green park adında bir otoparka park edip, hemen önünden geçen otobüslerle adaya ulaşıyoruz. İyi ki de böyle yapmışız, çünkü ada ufacık, adaya giden bir adet köprü mevcut, trafik yoğun ve adadaki otoparklar inanılmaz fahiş ve boş yer bulabilmek neredeyse imkânsız. Bu sayede hem zamandan hem de paradan tasarruf ederek adaya ayak basıyoruz.

Tüm dünya sanki burada, çok kalabalık ama herkese yetecek kadar güzellik var. Labirent gibi kanallar etrafında, eski ve güzel binalar arasından kendimize nirengi noktası seçtiğimiz buy fluoxetine uk St. Marco meydanına doğru ilerliyoruz. Kime sorsanız gösterir, ki zaten küçük işaretçi oklar size en iyi yardımcı.

Dar sokaklar arasından geçip, bu büyük ve ihtişamlı meydana çıkarak rahatlıyoruz. İlk gözümüze çarpanlar; lüks kafeler, Prozac buy australia Çan kulesi, St. Marco Bazilikası, tegretol cr 400 price in india Dükler Sarayı ve tabi ki güvercinler. Hemen bir yorgunluk kahvesi için oturuyoruz beğendiğimiz bir yere. Burada dünyanın her yerinden gelen insanları izleyerek içilen kahve gerçekten çok keyifli.

Önünde metrelerce sıra olan St. Marco Bazilikası, Dükler Sarayı’nı pas geçerek (siz geçmeyin), sırası en az olan Çan kulesi’ne çıkıyoruz. Venedik’i kuş bakışı görmek için harika bir yer. Bol bol tepeden fotoğraflar çekerek dar sokaklarda gezimize devam ediyoruz. Aradığımız yer olan Rialto köprüsüne varıyoruz. Venedik’teki en büyük ve gösterişli köprülerden birisi.

Sıra geldi olmazsa olmaz gondol turuna. Gondolların tamamının fiyatı standart. Korsan gondolcular da yok. Bu yüzden sizin için uygun olan birisinin sırasına geçebilirsiniz. Burada size kişi başı fiyat değil, gondolun fiyatı veriliyor. İster sadece iki kişi binin isterseniz de maksimum kapasite olan 8 kişi. Bizim zamanımızda 80 euro olan fiyatı Uzakdoğulu bir çift ile ortaklaşa binerek bölüşmüştük, siz de dilerseniz bu şekilde kendinize sıra beklerken arkadaş bulabilirsiniz. Gondol hanesine de bir artı attıktan sonra geldiğimiz yoldan evimize dönüyor ve güzelce dinleniyoruz.

Ertesi gün kolaylıkla bulunabilecek iskelelerden birinden, şirin mi şirin iki ada olan Murano ve Burano biletlerimizi alarak günümüze başlıyoruz. Bu iki adadaki rengârenk evler, cam işçiliği ve hediyelikleri gerçekten görülmeye değer. Köşe bucak bu adacıkların altını üstüne getiriyoruz. Bu harika şehri bir de gece görmeden dönülmez değil mi? Harika ışıklandırmalar ve sokak sanatçıları eşliğinde bu planımızı da yerine getirerek evin yolunu tutuyoruz. Ertesi gün bizi bekleyen yollar var 🙂

Sabah serinliğinde atlıyoruz arabamıza. Rotamız mikro devletlerden biri olan San Marino. Bu ufacık ülkeye öğle saatlerinde ulaşıyoruz. Dağların üzerine kurulu bu 60 km karelik ülkeye herhangi bir sınır olmadan girilebiliyor. Ülkenin simgesi olan kale, yaklaştıkça tüm ihtişamıyla karşılıyor sizi. Kısa bir tırmanışın ardından sanki İtalya’nın bir kasabasına gelmişçesine San Marino’ya giriyoruz.

Evet, ne mi yapılır burada, civara tepeden bakılabilecek kalesine teleferikle çıkılır, kalenin sokaklarında gezilir, nispeten İtalya’ya göre uygun olan ürünlerinden alınabilir ve belki de bizim en çok hoşumuza giden bir tourist office’e giderek pasaportunuza çok cüzi bir miktara San Marino damgası bastırabilirsiniz. Bu minik ülkenin, kendilerini asla bir İtalyan olarak görmeyen çok tatlı insanları var. Bu güzel insanların bir kısmıyla sohbet edip, güzel vakit geçirmiş bir şekilde ayrılıyoruz.

Rotamız, önceden rezervesini yaptırdığım Adriyatik Denizi kıyısında bulunan yaz campingimiz. Zaten hava sıcak, eh biraz da yorulduk, bir an önce denize ulaşmanın sabırsızlığı içerisindeyiz. Porto Recanati civarında bulunan Camping Bellamare’ye akşamüzeri ulaşıp, hemen çadırımızı kuruyoruz. Denizi hak ettik artık diyerek gün bitmeden denizimize yetişiyoruz 🙂

Kamp alanı son derece modern ve eğlenceli. Çocuklar için bolca aktiviteler ve oyun alanları mevcut. Sadece sahil değil, kocaman havuzu da bulunmakta. Çadırımızın etrafındaki komşularımızla arkadaş olarak, denize ve güneşe doyarak, 3 güzel gün geçiriyor ve rotamıza devam etmek için ayrılıyoruz.

İstikamet Bari. Yaklaşık 5 saatlik bir yolumuz var. Yine sabah serinliğinde yola çıkıyor ve harika Adriyatik manzaralı yolumuzdan devam ediyoruz. Güney İtalya’da bulunan bir şehir Bari. Kalabalık ve diğer şehirlere oranla turistik değil. Zaten biz de Bari için değil, 50 km daha güneyindeki harika evlerden kurulu Alberobello kasabası için bu tarafa geldiğimizden sıkıntı yok. 🙂 Bari’ye ulaşıyoruz.

Bir süre dinlendikten sonra, öncelikle yolumuz üzerinde olup da, fiyatının bizim için pahalı geldiği ama belki sizin için uygun olabilecek Grotta Palazzese hotel ve kaya içerisindeki muhteşem restoranını gezerek yolumuza devam ediyoruz. Burası evlilik teklifleri için değerlendirilebilir, benden söylemesi 🙂

Harikulade, şirinlerin köyü desek yeri olan Alberobello’ya ulaşıyoruz. Bu yorucu günün ardından karşılaştığımız manzara tüm yorgunluğumuzu hemen alıveriyor. Gecesini yaşayarak, ertesi gün kahvaltıdan sonra geziyoruz bu güzel yerin o daracık sokakları ve sıra dışı evlerini. Burası uzak bir konumda olduğu için pek tercih edilmiyor veya bilinmiyor diye düşünmeyin, aksine bir biz bilmiyormuşuz da haberimiz yokmuş. Harika iki gece geçirdikten sonra, iyi ki de gelmişiz naralarıyla ver elini batıdaki cennet Amalfi kıyıları.

Güney İtalya ayrı bir güzel. Yol boyunca bize eşlik eden sayısız zeytin ağaçlarının arasından geçerek, ülkenin bir başka saklı cennetine ulaşıyoruz. Amalfi kıyıları. Bir dağ sırası düşünün, dağın ucunun ise denize kadar indiğini. Ve bu dağın eteklerinde üst üste binmiş, birbirinden güzel, rengârenk evlerin oluşturduğu küçük küçük yerler hayal edin, Amalfi kıyılarına hoş geldiniz.

Kıyı şeridi boyunca uzanan kasabaların oluşturduğu bu harikulade yeri daha başka nasıl tasvir edeceğimi inanın bir süre bulamadım 🙂 Zaten harika geçen bir yolun ardından, bu denli güzel bir yere ulaşmak mutluluk katsayımızı hemen artırıyor. Kalacağımız yer, özellikle denizin üzerinde kalıyormuş hissi uyandırmasını istediğimden, yukarılarda bir yer olan Furore.

Hemen arabamızı park edip, odamıza yerleşip, atlıyoruz mavi otobüslere ve vakit kaybetmeden Amalfi’ye gidiyoruz. Katedrali, sahili, çarşısı, çeşmesi vb. güzellikleri büyülüyor bizi. Kalabalığa aldırmadan geziyoruz bir o yana bir bu yana. Buraya özgü olan ve her biri koca bir kavun büyüklüğüne ulaşabilen meşhur limonları da ilk kez görme fırsatı yakalıyoruz. Bildiğimiz limon ama bir tanesi birkaç kilo olabilir 🙂

Bu limon bolluğu haliyle hediyeliklerin de ana malzemesi olarak boy göstermiş. Limonlu sabunlar, kremler, şampuanlar ve daha aklınıza gelen birçok şey. Limoncello adını verdikleri likörleri ise en çok talep gören ürünlerden birisi.

Ertesi gün, bir dergi kapağında gördüğüm ve çok beğendiğim karenin peşine düşerek Ravello’ya gidiyoruz. Burada bulunan Villa Rufolo aradığımız karenin ev sahibi. Villa zaten görülmeye değer, bir de önündeki fıstık çamlarının deniz önünde poz vermiş halleri yok mu, harikulade… Eee tabi bir de bu manzaranın önüne Özlem’i koydun mu 🙂

Bol bol fotoğrafın ardından her gün yaptığımız gibi dondurmalarımızı alarak Priano’ya devam ediyoruz. Yolda Cala di Furore adlı yeri notlarımız arasına alıp denize girme noktamız olarak belirliyoruz. Priano’da da, fonda begonvillerin olduğu, Özlem temalı fotoğraflarımızın ardından, güzel bir akşam yemeğiyle kendimizi ödüllendiriyoruz.

Sıra geldi Positano’ya. Belki de buraların yıldızı ama bunu da sonuna kadar hak ediyor. Son derece romantik ve fotojenik. Bu bakımdan da diğer yerlere oranla daha kalabalık ve doğal olarak pahalı. Fakat gezmek ve fotoğraf çekmek bedava 🙂 Buralara kadar gelmişken jet sosyetenin uğrak noktası olan Capri adasını merak ediyoruz fakat feribotların abartı fiyatları karşısında şaşırıp uzaktan kendisini selamlayarak ayrılıyoruz.

Artık Amalfi kıyılarına veda vakti geliyor. Özlem, birbirinden güzel kareleri olmasından dolayı son derece mutlu 🙂 Sırada Pompei antik şehri var. Pompei’ye sahil şeridindeki yoldan giderken, sonradan öğrendiğimiz ama uğrayamadığımız, İtalyan makarnasının esas yeri olan Gragnano şehrini kat ediyoruz. Bizim gibi bir makarna sever iseniz, biz yiyemedik ama siz mutlaka uğrayın ve bizim yerimize de yiyin olur mu? 🙂

Taa uzaklardan tüm ihtişamıyla Vezüv yanardağı kendini bize göstermeye başlıyor. Buradan Pompei’ye yaklaştığımızı anlıyoruz. Arabamızı hemen orada bulunan carrefour önüne park edip, fahiş otopark ücretinden yırtarak giriyoruz antik kente. Sandığımızdan çok daha büyük ve kalabalık. Farklı bir havası ve etkileyici bir tarafı var. Ama size de tavsiyem, Pompei’ye gitmeden önce araştırmalar yapıp, belgeseller izlemeniz. Gerçekten çok faydası oluyor.

Tamamına yakınını gezerek, arabamıza atlıyor ve hemen Pompei girişine kadar getirilen otoyola girerek, İtalya denince ilk akla gelen yer olan başkent Roma’ya doğru ilerliyoruz. Napoli şehrini bu seferlik pas geçiyoruz, ama buralara bir kez daha geleceğimizi bildiğimizden başımız dik! 🙂 Yol boyunca uyuyan Özlem, Roma’daki otelimizin otoparkında gözlerini açıyor ve Roma maceramız başlıyor.

Güzelce bir kahvaltı sonunda İtalya’nın kalbi olan bu şehri gezmeye başlıyoruz. Biz sadece tarihin İstanbul’da olduğunu düşünerek aldanmışız. Meğer yarısı da Roma’daymış. Dünyanın en köklü tarihlerinden biri olan Roma İmparatorluğuna ev sahipliği yapmış bu şehirde; KolezyumRoma ForumuTrevi ÇeşmesiPantheonİspanyol MerdivenleriSanta Maria Maggiore Bazilikası,  Aziz Petrus Meydanı, Aziz Petrus Bazilikası, Vittorio Emanuele II Abidesi, Villa Borghese, Campo de Fiori, Navona MeydanıCastel Sant’angelo gibi sayısız eser bulunmakta.

Bunca tarihi eserin yanında, Hıristiyanlık dininin Katolik mezhebinin merkezi olan Vatikan da Roma içerisinde bulunmaktadır. Zaten şehrin ortasından geçen bu koca duvarlar da ne derseniz, o duvarların arkasında bir başka ülke olan Vatikan’ı bulabilirsiniz. Ülke deyince aklınıza öyle kocaman yüzölçümü olan bir yer sakın ola gelmesin, birkaç saatte ülkenin her yerine ayak basabileceğiniz küçüklükte bir yer burası. Ama tarihe, sanata ve mimariye merakınız varsa, bu birkaç saat size yetmeyecektir şimdiden söyleyeyim.

Burada dikkat etmemiz gereken bir hususun altını çiziyorum hemen; kadın, erkek için öyle yaka bağır açık kıyafetlerle, kısacık şort, etek vb. kıyafetlerle Vatikan’da kiliselere giriş yasak. Sizden herhangi bir şeyle üzerinizi örtmeniz isteniyor, eğer ki yanınızda yoksa bir önlük verilerek içeri o şekilde alınıyorsunuz.

O kadar giriş kuyruğunun ardından, kapıda böyle bir sürprizle karşılaşmak kimsenin hoşuna gitmez elbette, buna dikkat! Kıyafetimiz uygun görüldü ve kiliselere girdik, başka nerelerini gezelim derseniz de, San Pietro Bazilikası, Vatikan Müzeleri, (bu müzeler içerisinde özellikle tavanından gözünüzü alamayacağınız, Sistine Şapeli) ve harika Vatikan Bahçeleri.

Giriş biletlerini önceden internetten almanızı kesinlikle tavsiye ediyorum, yoksa dışarıdan bakakalmış bir şekilde dönersiniz 🙂 Unutmadan, sadece İsviçreli Katoliklerden oluşan, rengârenk üniformalı Vatikan askerlerini görmeden, beraber fotoğraf çekilmeden dönmeyin.

Yazın aşırı kalabalık turist nüfusu sayesinde iğne atsanız yere düşmeyecek hale gelen şehirde, araçla gezmek ve park yeri aramak bir işkence. Bu yüzden Roma’yı en iyi gezmenin yolu yürümek. Biz de ayaklarımıza kara sular inene kadar yürüdük, yorulduğumuzda ise yemek ve dondurma molası verip tekrar tekrar yürüyerek Roma’yı da kendimizce tamamladık.

Çizmenin solundan yukarıya, kuzeye çıkmaya devam ediyoruz. Floransa bizi bekliyor, ama öncesinde karşımıza çıkacak olan Siena’yı asla görmezden gelemeyiz diyerek dalıyoruz Siena’ya.

Ortaçağ’dan kalmış havası yaratan kızıl ve kahverengi tonlu binaları, dar sokakları ve sahip olduğu sanat eserleri sayesinde İtalya’nın en çok turist çeken yerlerinden birisi unvanını sonuna kadar hak ediyor. Bizi de çekti 🙂

Arabamızı süreli olan otoparklardan birine park ediyoruz, siz siz olun kısa zamanda ben işimi bitirir yoluma devam ederim demeyin. Bu şehir öyle kısa zamanda sizi bırakacak cinsten değil o yüzden uzun süreli park bileti alın, kafanız rahat bir şekilde gezin. Yoksa taa park ettiğiniz aracınızın başına gider tekrar bilet almak zorunda kalırsınız 🙂

Şehrin kalbi olan Piazza del Campo meydanına oturup kalabalığı izliyoruz. Hemen karşımızda duran Palazzo Pubblico ve yanındaki Torre del Mangia, alıp götürüyor bizi ortaçağ dönemlerine. Ardından, motivasyon kaynağımız dondurmalarımızı alarak Duomo, ve Palazzo Salimbeni’yi gezmeye gidiyoruz. Bu esnada Özlem’in gözü yolumuz üzerindeki dükkânlarda. Çünkü gerçekten ya vitrinleri çok çekici ya da ürünler hakikaten çok hoş görünüyor. Ben bile dayanamayıp Özlem’i zorla bir iki mağazaya sokup bir şeyler aldırıyorum. Ortaçağ havası çarptı galiba beni 🙂

Zor da olsa bu harika şehirden ayrılıyoruz. Yolumuz üzerinde yine görmeden dönme denilenden, içinde bulunduğumuz Toskana bölgesinin en güzel köylerinden biri olan San Gimignano karşılıyor bizi. Sanki Siena yetmemiş gibi burası da alıp götürüyor bizi Ortaçağ dönemlerine. Sanki birileri bilgisayarda Age of Empires oyunu ile inşa etmiş bu harika yeri. Surlarla çevrili, kocaman kuleleri olan, dar sokaklı bir yer.

Kulelerin tepesine çıkarak, verimli Toskana bölgesinde yetişen üzüm bağlarının manzarasını görmek te mümkün. Üzüm bağı denince de tabi ki şarap üreticiliği akla gelir. Meraklısı için paha biçilmez bir mahzen benden söylemesi 🙂 Bu gidişle Floransa’ya varamayacağız biz. Güneşin batışıyla kalacağımız eve yerleşiyoruz.

Rönesans’ın başkenti Floransa’da güneş adeta bizim için doğuyor. Dünden kalma yorgunluğumuzu tam olarak atmasak da daha fazla evde duramayıp çıkıyoruz dışarıya. Bu kez çok gezmeyelim, çok yürümeyelim diyor haklı olarak Özlem dünün yorgunluğuyla. Tamam diyorum buna ben bile inanmadan 🙂

Adeta açık hava müzesi olan, birbirinden güzel kiliseleri, meydanları, tarihi eserleri barındıran bu olağanüstü şehirde nasıl olur da az gezeriz? 🙂 Ama şansımıza burada tüm görülmesi gereken yerler birbirine yakın. Duomo meydanını kendimize merkez kabul ederek başlıyoruz keşfe. Zaten kocaman kubbeli Floransa Katedrali (Duomo’yu) merkez seçmezsek ayıp olurdu.

Hemen yanımızda duran Çan Kulesi (tepesine çıkmaya üşendiğimiz) tepesinden manzaranın güzel olduğunu söylüyorlar. Aziz Giovanni Vaftizhanesi ise bu meydandaki bir diğer önemli yapı. Ağır ağır ilerliyoruz, sıradaki meydan  Piazza della Repubblica. Yalan yok, çevresindeki mağazalar daha çok ilgimizi çekiyor, bu sebeple hızla ayrılıyoruz 🙂

Ulaşmaya çalıştığımız yer Signoria Meydanı ve orada bulunan Davud heykeli. Dedim ya birbirine yakın, kısa bir yürüyüşle ulaşıyoruz planladığımız yere. Bu meydanda bulunan Davud heykeli, her ne kadar orijinali olmasa da bize yetiyor. Ama kopyası buysa orijinali nasıldır diye de aklımıza gelmedi değil.

Michelangelo ustanın yaptığı, 5,17 metre büyüklüğünde ve neredeyse kusursuz insan ölçülerindeki orijinal heykeli görebilmek için saatlerce sıra beklememek için kopyasıyla yetinmeyi kendimizce doğru buluyoruz.

Ufizzi Galerisi ve Vecchio Sarayı’nın dışarıdan kaymağını alarak Arno nehrine doğru ilerliyoruz. Amacımız nehir üzerinde bulunan Ponte Vechhio köprüsüne ulaşmak. Ama farkında olmadan yorulduğumuzu, oturduğumuz restoranda pizzamızı yerken anlıyoruz. Bu köprü ve üzerindeki dükkânları gezip, Floransa’da ünlü olan deri ürünlerin uygun fiyatlı olduğunu duyduğumuz pazara doğru ilerliyoruz.

Pili bitmekte olan Özlem adeta küllerinden doğuyor. Nasıl doğmasın, harika çantalar ve ayakkabılar ona beni al, beni al diye yarış içindeler. Neyse ki artçı şoklarla ayrılıp evin yolunu tutuyoruz.

Biz epey yorulduğumuzu, sabah ikimizin de yataktan kalkmak istememesinden anlıyoruz. Neyse ki bugüne az bir yer bıraktığımızdan sorun yok, yatabiliriz 🙂 Floransa’nın muhteşem manzarasını seyredebileceğimiz, Michelangelo ustanın heykelinin bulunduğu, Piazzale Michelangelo bugünkü planımız.

Ev sahibimizin de tavsiyesiyle, öğleden sonra gidip, harika gün batımızı seyretmeyi planladığımızdan, iyice dinlenme fırsatı yaratıyoruz kendimize. Biraz yüksekçe bir yerde bulunan bu meydan, etrafındaki dükkânlar, seyyar satıcılar ve eşsiz Floransa manzarasıyla gerçekten görülmeye değer.

Rönesans’ın neden bu şehirde başladığını çok iyi irdelemiş, sanata ve sanatçıya doğmuş bir şekilde doğruca Pisa’nın yolunu tutuyoruz. Yaklaşık 1 saatlik yolumuz mevcut. Sabırsızlanıyoruz o klişe kuleyi doğrultma pozu verebilmek için. Ufacık şehir olan Pisa’ya varıyor ve arabamızı hafta sonu olmasından dolayı bedava olan park yerlerinden birine park ederek kuleye doğru ilerliyoruz. Ama yaklaştıkça sadece bizim ilerlemediğimizi görerek, sanki bize klişe pozumuzu verecek yer kalmayacak korkusuyla hızlanıyoruz 🙂

Aman tanrım! O nasıl şekilden şekle girmeler, garip garip kuleyi doğrultmaya çalışma çabaları 🙂 Meşhur Pisa kulesi önündeyiz. O kadar kalabalık ki, buradaki insanlar el ele verseler, kuleyi kolaylıkla doğrultabilirler.

Aradan dereden pozumuzu da veriyoruz yani, yanlış olmasın. Hatta Özlem’in o anda yarattığı, tamamen kendine ait olan pozu, çevredekiler tarafından beğeniyle karşılanıp, ivedilikle kopyalanıyor ve böylece yeni bir akımın temeli atılmış oluyor. Tebrikler Özlem için 🙂 Pisa kulesi etrafındaki çim alanda oturarak, etraftaki insanları uzun uzun seyretmek gerçekten çok eğlenceli, tavsiye ederim.

Pisa’dan ayrılarak tekrar yola koyuluyoruz. La Spezia bizi bekliyor. İtalya’da en çok merak edip görmek istediğimiz yerlerden biri olan Cinque Terre için konaklayacağımız La Spezia’ya varıyor ve evimize yerleşiyoruz. Cinque Terre, 5 köy anlamına geliyor. Kıyı şeridindeki dik yamaçlarda kurulmuş olan, sıra sıra dizili, gökkuşağı misali köylerin oluşturduğu bir yer burası.

Evi özellikle tren istasyonu yakınından tutuyoruz. Nedeni ise ertesi gün gideceğimiz Cinque Terre’ye sadece trenle ulaşımın olması. Ama yarını beklemeden, araçla gideceğimiz tek yer olan Portovenere’de kendimizi buluveriyoruz. Kalesinden harika gün batımını seyredip, akşamında da sahildeki konser eşliğinde yemeğimizi yiyip, eğlenerek istirahate çekiliyoruz.

Kahvaltımızın ardından, deniz malzemelerimizle beraber istasyonun yolunu tutuyoruz. Değişik türde biletler mevcut, ancak bizce en mantıklısı sınırsız indi bindi hakkı tanıyan bilet. Bu şekilde ardışık olan köyleri sırasıyla gezebiliyor ve süre kısıtlamasına da takılmıyoruz. İlk göz ağrımız Riomaggiore, minicik ama suluboya tablosunu andırır bu köye gelince bizi nelerin beklediğini yakından görmüş oluyoruz. Bir süre sonra hadi diyerek yine trene biniyor ve Manarola’da iniyoruz. Kendileri masaüstü ekran görüntüsü olan bu köy, belki de içlerindeki en güzeli. Köyü tam karşıdan gören yere giderek bol bol fotoğrafını çekiyor ve hemen yine istasyona doğru ilerliyoruz. Sırada Corniglia var. En az burayı beğeniyor ve tekrar trene atlıyoruz. Vernazza bizi bekliyor. Manarola ile yarışacak kadar güzellikte bir yer karşılıyor bizi. Arada kalıyoruz, ikisi de diyerek kimseyi kırmıyoruz 🙂 Burada bir kahve molası vermeden de geçemiyoruz ama. Vernazza’yı tepeden gören bir yerden fotoğrafını çekebileceğiniz bir nokta da mevcut, sorarak oraya ulaşabilir ve harika fotoğraflar çekebilirsiniz.

Trenimiz bizi Monterosso’ya götürmek için istasyonda beliriyor. Köylerin en büyük olanı. Çarşısında bir süre gezip, hemen sahiline atıyoruz kendimizi. Kolay değil ama bu sıcak havada, art arda 5 köy gezdik. Şimdi deniz zamanı 🙂 Hazırladığımız sandviçlerimizi tüketip, güneşin tadını çıkarıp güzelce dinleniyoruz. Artık eve dönmenin vakti geliyor. Zamanımızın olmamasından dolayı çok isteyip te gidemediğimiz Portofino’yu başka bahara bırakarak evimize dönüyoruz. Portofino’ya mutlaka uğramanızı tavsiye ediyorum, fakat tren yolculuğu yaklaşık 2 saat kadar olduğundan 1 gününüzü ayırmanızda fayda olacaktır.

Sıra geldi vedaya. Cinque Terre’de gerçekten 5 adet köy olduğunu yerinde tespit ederek La Spezia’dan güney Fransa’ya doğru yola çıkıyoruz. Bu aynı zamanda İtalya’dan da ayrılmamızın yola çıkışı. Planladığımız gibi, çizmenin sağından girip, solundan ayrılıyoruz. Rotamız üzerinde olmayan İtalya’nın diğer incilerini de (Milano, Torino, Como Gölü, Verona vb.) bir sonraki sefere bırakmak zorunda kalıyoruz.

Her köşenle çok beğendik biz seni İtalya! Ve otoyol biletlerimizi alırken bize dediğini bu kez biz sana söylüyoruz; “arivederçi” …