Danimarka…

Yine bir İskandinav, yine bir Nordik…

Diğerlerine ayak basmış ve en kılcal damarlarımıza kadar içimize çekmiştik, fazlasıyla İskandinav+Nordik’leşen ruhumuzun tek eksiği olanda sıra. Bu kez en güneydeki, en mutlusu, en etkileyici mimarisi ve harikulade tasarım detayları olanında. Bekle bizi Kopenhag! Bu sevda bitmeyecek bunu anladık 🙂

Eğer bir gün çok gitmek istediğimiz yerlerden birisi olan İzlanda’ya gidecek olursak, öncesinde mutlaka Danimarka’ya da uğrarız diye zulada bekletmiştik kendisini. Ne de olsa İzlanda için ülkemizde Danimarka Konsolosluğu’ndan vize almamız gerekliliği ve İzlanda’ya en uygun uçuşların Danimarka’dan olması bizi haklı çıkaran başlıca sebeplerimiz.

Her ne kadar İzlanda öncesinde güzel bir durak diye nitelendirsek de, yeni bir ülke hem de İskandinav bir ülkeye gidecek olmanın hazırlıklarına çoktan başladık bile. Ben Kopenhag’da ne yapılır, Kopenhag’da nereler gezilir, Kopenhag’da nerede kalınır sorularına cevap ararken Özlem ve Mete de Kopenhag’da ne giyilir çalışmalarına giriştiler bile 🙂

Danimarka’da hava durumu genel olarak soğuk. Gezmek için seçilebilecek en güzel mevsim yaz. Mayıs ayından, Eylül sonuna kadar ortalama sıcaklık; gündüz 20-25, geceleri ise 15 civarlarında. Aynı zamanda yazın gittiğinizde, karanlık kış sonrası aydınlık günleri bulabilirsiniz. Temmuz ayında gidiyor olmamıza karşın, önceki kuzey ülkeleri tecrübelerimiz doğrultusunda aşırı kalın olmayan fakat bizleri rüzgârdan, yağmurdan ve soğuktan koruyacak kıyafetlerimizi de yanımıza alıyoruz.

İstanbul-Kopenhag arası uçakla ortalama 3 saat sürüyor. Mete’nin uçakta oldukça uslu durması sonucu güzel olarak nitelendirebildiğimiz bir yolculuktan sonra Kopenhag’a iniyoruz. Yağmur ile karşılıyor bizi Kopenhag. Havalimanına girdiğimizde ise insanların ten renklerinin beyaz, saçlarının sarı ve boylarının uzun oluşu, “Evet bir İskandinav ülkesindeyiz” mesajını hemen veriyor bize.

Havalimanına ait ve sadece orada kullanım için bebek arabası bulup Mete’yi oturtuyoruz. Bu gerçekten çok hoş bir uygulama, keşke tüm havalimanlarında olsa. Evet, her ne kadar bebek arabasını uçak kapısında alma hakkınız da olsa, böyle bir kolaylık sunulması gayet güzel.

Kopenhag Havalimanından şehre nasıl ulaşılır sorusunu da kolayca cevaplıyor ve çantalarımızı alarak şehre ulaşım için tercih ettiğimiz trene doğru yöneliyoruz. Harika bir şekilde tren, hemen alt katta 3 numaralı terminalde. Hatta 1 numaralı terminalden, 3 numaralı terminale ücretsiz ring otobüsleri de mevcut (5 dakika). Biletlerimizi otomatlardan alıyor ve trene atlıyoruz. Bu otomatlarda tüm kredi kartları ve sadece bozuk para geçtiğini bilmenizde fayda var. Trenler her 10 dakikada bir kalkıyor ve şehre ulaşım yaklaşık 13 dakika sürüyor.

Alternatif olarak şehre ulaşım otobüs ve taksilerle sağlanmakta. Ancak hem terminale yakınlığı, hem hızlılığı hem de ucuz olması treni diğerlerinden daha mantıklı kılıyor. En güncel bilet fiyatlarını buradan bulabilirsiniz. Hatta buradan da biletlerinizi online olarak alabilirsiniz.

Merkez tren istasyonunda inerek Airbnb’den kiraladığımız eve doğru yürümeye başlıyoruz. Sanki herkes bizi tanıyor gibi yüzümüze gülümsüyor ve bebekli olmamızdan ötürü sürekli bir yardım etme niyetindeler. Yavaş yavaş anlıyoruz neden her sene en mutlu ülke seçildiklerini. Tabi ki tek sebebi tüm güler yüzlü insanların burada toplanmış olması değil, halktan alınan yüksek miktarlardaki vergilerin, tekrar halkın yararına olacak hizmetler haline dönüştürülerek kullanılması, bu insanların refah seviyelerini bir hayli artırmış ve doğal olarak da mutluluk içinde yüzüyorlar, ee biraz da bize yansıtsınlar ne olacak 🙂

Bu İskandinavlar aşırı güzel ülkeler olmalarına karşın maalesef güzellikleri kadar da pahalılar. Keşke bu tarz cümleleri hiç yazmamış olsaydım diyorum ama bundan kaçış yok. Danimarka en pahalı ülkeler arasında 6. Sırada. Doğal olarak da “Aşırı pahalı”. Hele bir de bizim gibi havanın en sıcak ve günlerin en aydınlık olduğu Temmuz ayını tercih ederseniz “aşırı” az kalabilir benden söylemesi. Ama uçak biletlerinizi mil puan ile kalacak yeri de Airbnb’deki merkeze en yakın ve en ekonomik seçeneklerden biri ile yapıp, bu yakınlığı kullanarak ulaşımı yürüyüşlerle gerçekleştirip, uzak yerlere de bisiklet ile giderseniz, bu sorunun nispeten üstesinden gelebilirsiniz.

Merkez tren istasyonundan yaklaşık 30 dk’lık yürüyüşle, Krusagade Caddesindeki evimize ulaşıyoruz. Biz neden burayı tercih ettik? Çünkü en ucuz ve merkeze yakın olduğundan. Ama Kopenhag’da nerede kalınır derseniz, turistik şehir merkezi çok büyük olmadığından bu merkeze yakın herhangi bir yer tercih olabilir.

Hemen bizim için ayrılan odamıza yerleşip bir süre dinlendikten sonra Mete’nin keyfinin yerindeliği ile Kopenhag caddelerine dalıyoruz. İlk olarak kendimize nirengi noktası olarak belirlediğimiz Radhaus Meydanı’na varıyoruz. Diğer Avrupa şehir meydanlarına nazaran küçük ama üzerindeki sokak sanatçıları ve müzisyenler sayesinde oldukça hareketli bir meydan. Meydanı çevreleyen dükkânlardan birisi olan Burger King’te geleneksel yurt dışı yemeğimiz olan hamburgerlerimizi yiyerek, hemen dükkânın yanından başlayan ve Avrupa’nın taşıt trafiğine kapalı en uzun alışveriş caddesi olan Stroget’e dalıyoruz.

Cadde üzerinde birbirinden güzel ve el değmemiş eski binalar ve alt katlarında da daha çok İskandinav markaların olduğu dükkânlar bulunuyor. Burası Kopenhag’ın İstiklal Caddesi desek yeridir. Kalabalık ve oldukça hareketli. Cadde uzun olunca, üzerinde barındırdığı meydanlar da bir hayli fazla oluyor. Güzel güzel kafeleri bu meydanlarda bulabilir ve bizim gibi yürümekten yorulduğunuzda kısa molalar verebilirsiniz.

Pahalılığından bahsetmiştik, Stroget boyunca girdiğimiz dükkanlardan elimiz boş çıkınca, ne kadar haklı olduğumuzu bir kez daha anladık 🙂 Diğer Avrupa şehirlerinde de  rastlayıp, en büyüğünü burada bulduğumuz Tiger adlı mağaza olmasa elimiz boş bir şekilde dönecektik. Bu Tiger mağazası gerçekten çok hoş ve uygun fiyatlı, içerisinde de her şeyi bulabilirsiniz. Benim hiç bir şeye ihtiyacım yok diyenin en az 1 sepet dolusu malzeme ile çıkma garantisini veren bir dükkan 🙂

Caddenin uzunluğuna günün yorgunluğu da eklenince ve evden uzaklaştıkça dönüş yolunun uzaması gibi sorunsallardan ötürü evin yoluna koyuluyoruz. Her ne kadar gün ışığının uzun olması, günü hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirse de Mete’yi bir şekilde uyutup yarına iyi hazırlanmamız lazım 🙂

Güneşli bi Kopenhag gününe, kaldığımız evin güzel mutfağında hazırladığımız kahvaltımızla merhaba diyoruz. Bu insanlar nasıl başarmış da bu kadar sadelik içerisinde bu denli zarif mimari tasarımlar oluşturmuşlar inanamıyoruz. Mutfak bildiğimiz mutfaklardan farklı, ferah, nezih ve gökyüzüne açılan bir balkon misali, akşama kadar buradan çıkmasam inanın sıkılmam 🙂

Yolu öğrendik artık, güneşli havayı da yakaladık, sırada Kopenhag’ın kalbi olan Nyhavn bölgesi var. Nyhavn, Kopenhag’da en çok görmek ve fotoğraflamak istediğimiz yer. Kopenhag kartpostallarının olmazsa olmazı Nyhavn; 1600lü yıllardan günümüze kadar ayakta kalan rengarenk evleri ile karşılıyor bizi. Sadece evler değil iğne atsanız yere düşmeyecek kalabalık da cabası. Ama yapacak bir şey yok, önce biz geldik 🙂

Bol miktarda fotoğraf çekip, bu rengarenk evlerin altlarındaki harika kafelerin birinde kendimize yer bularak özellikle Mete’yi azad ediyoruz. Yan masada bulunan ailenin bebeleriyle kaynaşıp oynamaya başladı bile hemen 🙂 Bizim yapmadığımız ama size önerebileceğimiz kanal turlarının başlangıç noktası da burası. Farklı bir deneyim için güzel olabilir.

Nyhavn‘da ne kadar fotoğraf çeksek de, hala yetmiyormuş hissi yaratsa da şimdilik geçici olarak veda ederek, Mete’nin uyumasını fırsat bilip yürümeye başlıyoruz. Kısa bir süre sonra Christiansborg Slot‘a varıyoruz. Oh Mete hala uyuyor, çok şükür diyerek, ücretsiz olarak çıkılan, 106 metre uzunluğundaki kulesinin sırasına giriyoruz. Danimarka parlamentosunun bulunduğu bu sarayın kulesi, şehrin en yüksek noktalarından. Şehri en iyi kuş bakışı görebileceğiniz bu noktayı kaçırmamanızda fayda var. Tam sıranın bize geldiği sırada Mete’nin uyanarak bize sürpriz yapması oldukça hoşumuza gitse de (!), manzara sevdamızı yerine getirerek sıradaki rotamıza koyuluyoruz. Unutmadan kule pazartesi günleri hariç, her gün açık.

Hem bahçesinde Mete koştursun hem de biz azcık ayakkabılarımızı çıkarıp çimlere yayılarak dinlenelim diyerek Kongens Have parkına doğru yola koyuluyoruz. Şehrin her yerinde karşımıza çıkan parklara oranla daha büyük olan Kongens Have parkına ulaştığımızda, sanki bir ormana girmişiz hissine kapılıyoruz. Yemyeşil ağaçlar ve çimenler. Hemen ayakkabılarımızdan kurtularak ailecek, diğer Kopenhaglılar gibi yayılıyoruz çimlere, çok severiz 🙂 Sırt çantamızdan çıkardığımız sandviçlerimizi götürmek için en güzel yer! Bir güzel elektriğimizi boşaltıp, karnımızı doyurup, Mete’nin gönlünü eyleyip, park içerisinde bulunan Rosenborg Slot‘a ilerliyoruz. Belli ki çimlerde fazla yayılmışız, çünkü kale çoktan kapanmış. Olsun biz de masallardan fırlamış görünümünün fotoğraflarını çekeriz.

Bol bol fotoğraftan sonra yavaş yavaş evin yolunu tutuyoruz. Yolumuz üzerindeki Rundetaarn kulesine varıyoruz. Burası 1700lü yıllardan kalma bir astronomik gözlem kulesi. Hala gözlem kulesi olarak kullanılmakta olan kulenin spiral merdivenlerinden tepesine çıkıp şehrin manzarasını seyredebilirsiniz. Ancak bizim gibi çocuklu, pili bitmeye yakın ve gün içerisinde de 106 metrelik diğer kuleye çıktıysanız pek de gerek yok diyebilirim 🙂

Güneş yine pırıl pırıl çok şanslıyız! Bugünü park günü ilan ediyoruz. Yayılmacı politikamız doğrultusunda, uçaktan ödünç aldığımız (!)  battaniye ve atıştırmalıklarımızla, şehrin en büyük yeşil alanlarından birisine doğru ilerliyoruz. Neyse ki kaldığımız yere çok uzak değil. Varmaya çalıştığımız yer Frederiksberg Have. Frederiğin parkı yani. Yolumuz üzerinde Danimarka markası olan Carlsberg bira fabrikasının önünden özellikle geçiyoruz. Çünkü internette rastladığım filli kapısı gerçekten görülmeye ve fotoğraflamaya değer.

Binaların arasından açılan sihirli bir kapı ile tıpkı Alice’in harikalar diyarına girmesi gibi biz de dalıyoruz bu yeşilliğin içerisine. Bebekli gezmenin altın kurallarından biri olan, “Bebek mutlu siz mutlu” parolası için önce Mete’nin gönlünü eylemeye ve onunla bol bol oynamaya koyuluyoruz. Şehrin ortasında, bu kadar büyük, bu kadar yeşil ve bu kadar nezih bir yer yaratılması gerçekten muhteşem. Park o kadar büyük ki, içerisinde Kopenhag Hayvanat Bahçesi, Frederiksberg Sarayı ve Kilisesi, otel, restoran ve cafeler de bulunmakta. Mete artık yoruldu ve uyku kıvamına geldi. Bunu fırsat bilerek onu hemen arabasına koyarak günün diğer yarısına yürümeye başlıyoruz.

Kopenhag’ın olmazsa olmazları içinde, üst sıralarda bulunan Tivoli Bahçeleri önündeyiz. Burası 1800’lü yıllarda inşa edilmiş olan bir tema park. İçerisinde lunaparktan, konser alanlarına, bol miktarda restoran ve cafelere kadar sizi mutlu edebilecek her şey mevcut. Girişteki uzun kuyruk, park sefamızı yapmış olmamız, daha öncesinde bizi daha heyecanlandıran başka bir tema parka gitmişliğimiz, Mete’nin buraya göre henüz ufak oluşu ve halihazırda uyuması ve özellikle girişin kişi başı 110 Kron olması gibi ufak tefek 😉 sebeplerden ötürü pas geçiyoruz. O paraya yemek yeriz dedik ve yedik 🙂

İyice yorulan ve arabasının da tıngır mıngır beşik edası yaratmasıyla, Mete hala uyumaya devam ederken biz Danimarka Milli Müzesi önüne geliveriyoruz. Özellikle bir Viking sevdalısı ve Danimarka tarihini çok merak ederim diyorsanız tam size göre bir yer. Ama bizim gibi bebekli bir aile iseniz bekleme yapmayın!

Farkında olmadan ayaklarımız bizi yine Stroget caddesine götürmüş. Bu kez cadde nedense daha az kalabalık ve daha gezilesi. Bu caddenin araç trafiğine kapalılığından bahsetmiştim ama bisiklet trafiğine de kapalılığını söylemeyi unutmuşum. Bisiklet ile girecekseniz, bisikletinizden inip elinizle sürüklemek durumundasınız. Cadde üzerinde Guinnes World Records Museum‘da mevcut. Okuduğum kadarıyla pek bir numarası olmadığından girmeden devam ediyoruz.  Ama pas geçemediğimiz, taa 1 km öteden gelen enfes kokularıyla bizi kendisine çeken Holms Bager adlı pasta dükkanına dalıveriyoruz. Mutlaka uğranılması gereken bir yer!

Peki bu kadar pahalı bir ülkede hiç mi ucuz bir şey yok derken ucuzdan da öte bedavaya bulduğumuz rehberli yürüyüş turuna ne demeli? Aslında bu turlar son dönemde özellikle Avrupa’nın belli başlı şehirlerinde çok popüler. Gönüllü rehberlerin eşliğinde, farklı dil seçenekleriyle şehirlerin en güzel köşelerine, hatta saklı cennetlerine giderek, hiçbir yerde bulamayacağınız bilgilere erişebilmek için eşsiz bir deneyim. Tek yapmanız gereken bu turların sahip oldukları internet sitelerine girip rezervasyon yapmanız ve rezervasyon belgenizin çıktısını alarak günü beklemeniz.

Biz de belirlediğimiz gün ve saatte toplanma noktasında oluyoruz. Kırmızı şemsiyeli abimiz bizim rehberimiz. Yaptıkları işi oldukça ciddi yapıp yoklama dahi alıyorlar. Yoklamanın ardından abimiz bir yandan anlatmaya başlıyor bir yandan da hep birlikte yürüyoruz. Çok değişik hikayeler duymak hoşumuza gidiyor ama sürekli oturur vaziyette olan Mete yavaş yavaş sıkılmaya başlıyor. Turun ortasında daha fazla dayanamayan Mete yüzünden rehber abimize teşekkürümüzü ederek kendi yolumuza düşüyoruz. Bu turlar hakkında detaylı bilgiyi şuradan bulabilirsiniz

Sıra geldi Kopenhag’ın hakkını vermeye! Şu ana dek hayatımızdaki en fazla bisikleti Amsterdam’da görmüştük ama Kopenhag’ın hakkını yemişiz, galiba burada çok daha fazlalar! Zaten bunu merak edip araştırdığımda da Kasım 2016 itibariyle araç sayısından daha fazla sayıda bisikletin ve Avrupa’daki en yaygın bisiklet kullanımının olduğunu hemen buluveriyorum.

Kaldığımız yere yakın bir bisikletçiden 2 adet, bir tanesinde Mete için koltuk olan bisikletlerimizi 2 günlük kiralıyoruz. Kiralama esnasında size bir form veriliyor ve bu form doldurmanız isteniyor. Formda temel bilgilerinizin yanı sıra pasaport bilgileriniz de mevcut. Daha önce Kopenhag’da bisiklet deneyiminiz yok ise kurallar hakkında kısa bir brifing bile veriliyor. Bisikletlerimizi ve brifingimizi alarak başlıyoruz pedal çevirmeye.

İlk durağımız, kaldığımız yere olan uzaklığından dolayı, bisiklet kiralayınca gideriz dediğimiz, The Little Mermaid, Küçük Deniz Kızı heykeli. Aslında sıradışı bir şeyin bizi beklemediğini bile bile düştük yoluna bu küçük heykelin. Popülerlik bu olsa gerek. Görünce, “Bu mu?” tepkisini versek ve neden bu kadar insanın birbirini ezercesine heykel ile fotoğraf çektirme yarışına girdiğini anlamasak da geldik işte bizde. Şehrin simgesi haline gelmiş bu heykeli eğer ki bisikletiniz yoksa, emin olun görmezseniz hiç bir şey kaybetmezsiniz.

Şehrin bu taraflarına gelmişken, içerisinde Danimarka askeri birliklerinin ve karargahının bulunduğu yıldız şeklindeki adada konuşlu Kastellet etrafında bisikletle gezmek oldukça keyif verici. Mete bey oturmaktan huysuzlanmaya başladı. Küçük beyi hemen yanı başımızdaki Gefion Çeşmesi ve St. Alban Kilisesi‘nin çimlerinde azad ediyoruz. Bu esnada da kartpostallık çeşme eşliğinde karnımızı bir güzel doyuruyoruz.

Bulunduğumuz yere çok yakın olan ve içerisinde Danimarka Kraliyet Ailesinin yaşadığı Amalienborg Sarayı’na ulaşıyoruz. Buraya ulaşım esnasında, bizim önünden geçerek, bir diğer pas geçtiğimiz yer olan, Danimarkalıların en iyi oldukları konuların başında gelen “Tasarım ve dizayn” hakkında oluşturmuş oldukları Danimarka Designmuseum‘u gezebilirsiniz. Eğer bizden daha çok merak ediyor ve de yanınızda 17 aylık bir bebek ile gezmiyorsanız bence görülebilir 🙂

Amalienborg Sarayı‘nın bir bölümü gezilebiliyor ve her gün 16.00’a kadar açık. En turistik olan bölümü ise hiç şüphesiz askerlerinin nöbet değişiklikleri. Tam bir görsel şölen! Bu arada yine bu sarayın karşısında devasa mermer kubbesiyle hemen ben buradayım diyen, şehrin en büyük kilisesi olan, Frederik’s Kilisesi görülmesi gereken yerlerden.

Bu kuzeyin havasına gerçekten hiç güvenmemek lazım. Uyandığımızda sanki üzerimize düşecek kadar yakın görünen güneş, 1 saat içinde yerini karanlık ve hafif yağmurlu bir havaya bıraktı. Bu yüzden havanın çok değişken olabildiğini göz önünde bulundurarak, uzun süreli evden çıkışlar öncesinde mutlaka hava tahminlerine bakmalı ve en azından yanınıza uzun kollu bir kıyafet ve bir şemsiye almalısınız. Hava tahminleri için bizim kullanıp memnun olduğumuz siteye buradan ulaşabilirsiniz.

Nispeten yağış azaldı, hemen atladık yine bisikletlerimize. Bulunduğumuz Vesterbro bölgesinden Norrebro bölgesine gideceğiz. Bugunkü esas amacımız bolca pedal çevirmek. Tabi bolca demek Mete Bey’in istediği kadar bunu söyleyelim. Kopenhag’ta bisiklet sürmek ne kadar güzelmiş. Bisikletler için belirlenen yollar ve saygılı yayalar sayesinde çocukluk yıllarımızda sürdüğümüz bisikletlerden aldığımız hazzı yeniden yaşatıyor bize. Hele bir de sürdüğümüz yolların harika manzaralı olması ise paha biçilmez. Art arda oluşturulmuş suni göletler olan; Sankt Jorgens-Peblinge So-Sortedams So kıyılarından manzaraya doya doya ilerliyoruz.

Hani fotoğrafını görürsünüz bir yerin ve oraya gitmek istersiniz, işte şu an ulaşmaya çalıştığımız yer de, Mete henüz hayatımıza girmeden gördüğüm ve ilerde bir gün çocuğumuz olursa bu parka getiririm dediğim yer olan Brumleby. Etrafı duvarlar ile çevrilmiş, ikişer katlı, sarı ve beyaza boyanmış, dikdörtgen şeklindeki binalar içerisinde oturan halkın çocukları için yapılmış bu sanat eseri park. Bugün buradayız. Sakinliğin ve huzurun tadına varacağız…

Bugün Kopenhag’taki, belki de dünyadaki en ilginç yerlerden, hatta en ilginç ülkelerden birisine gideceğiz. Orada ne var Melih? diye soran Özlem’e verdiğim cevaplar ile biraz tırsmış olsa da merak duygusu ağır bastığından yine düşüyoruz yollara.

Freetown Christiania! Özgür Şehir Christiania… Danimarka gibi Avrupa’nın mihenk taşı olan bir ülkenin başkentinin tam ortasında kurulmuş, kendi anayasası, kendi bayrağı, kendi para birimi, kendi kuralları olan ve hiç bir şekilde kendilerini bir Danimarkalı olarak görmeyen bir yer, kulağa çok alışılageldik olamasa da gerçekten var.

Boşaltılmış askeri kışlaların bulunduğu, yaklaşık 35 hektarlık bir araziyi, 70li yıllardaki sisteme ve ağır yaşam koşullarına karşıt olarak, daha özgür ruhlu yaşayabilmek için işgal edip, bağımsızlıklarını ilan ederek kuruluyor Christiania. Yıllar geçtikçe de komünal hayat ile günümüze kadar geliyorlar. Tabi bu süre zarfında bir çok kez Danimarka hükümeti ile ters düşüp, yıkılmak ve yerlerinden edilmek istense de en sonunda sosyal bir deney olarak kendi hallerinde bırakılıyorlar. Yaklaşık 800-900 kişilik bir nüfusa sahipler. Çok farklı hayat şekilleri, binaları, düşünce yapıları ve ilginç kuralları var. Bizi en çok üzen kurallarının başında ise fotoğraf çekmenin yasak oluşu geliyor 🙁

Tüm binalarında rengarenk grafitilerin olduğu ve burası dışında göremeyeceğiniz salaşlığın fotoğraflarını çekememek gerçekten çok üzücü. Ama bunun da bir sebebi var. Adı üzerinde, “Özgür Şehir” burası, dolayısıyla da küçük çaplı (!) özgürlükler serbest. Örneğin, şehrin girişinden ilk adımınızı atmanızla şakaklarınıza kadar çarpan yoğun ot, yani esrar kokusundan da anlayacağınız üzre, esrar kullanımı serbest. Esrarların boy boy, sarma sarma satıldığı, rengarenk standların bulunduğu bu yerde de doğal olarak fotoğrafa izin verilmiyor. İlginçtir ki ağır uyuşturucu (eroin, kokain) kullanmak burada yasak, helal olsun nefislerine de hakim olabiliyorlar 🙂 Belki de şehirde tek ağır uyuşturucu bulamayacağınız yer burasıdır diye aklımıza gelmedi değil. Çünkü adamlar kurallarına son derece sadık ve turistlerden de bunlara uymalarını istiyorlar.

Diğer kurallarından bize ilginç geleni ise koşmanın yasak oluşu. Çünkü Christianialılar, koşuşturmalar olduğunda, ülkelerinin işgal altında olduğunu düşünüyorlarmış. Araba kullanmak, şiddet, hırsızlık, ateşli silahlar, havai fişek dahil kullanmak yasak.

İşte bu bilgisini verdiğim Christiania‘yı Mete ve bebek arabası ile geziyoruz 🙂 Şu yazdıklarımdan sonra, pek tekin gelmemiş olabilir ama emin olun biz de ne ile karşılaşacağımızı bilmeden biraz temkinli gittik yalan yok! Yoğun ot kokusu eskortuyla giriyoruz Christiania‘ya… Özlem hiç sevmez böyle yerleri ve böyle yerlerde bulunan tipleri. Kullandıkları esrardan mı yoksa, bu denli salaş olmalarından mı bilinmez, herkeste bir sallanma havası 🙂 Turistlerin de işine gelmemiş değil hani burası, esrar serbest ve uçan insanlar… Biraz zaman geçirdikçe anlıyoruz ki herkes kendi halinde, kimsenin kimseye karışmadığı ve herkesin elini kolunu sallayarak rahatça girip, gezip dolaşabildiği bir yer burası. Bir süre bu değişik ülkede gezip, çok farklı hatıralar ile ayrılıyoruz. Maalesef o kadar güzel grafitilerin olduğu rengarenk binalarını, değişik insanlarını ve hallerini fotoğraflayamamak bizi üzse de, yasak be kardeşim yasak diyerek uzuyoruz.

Şunu demeden geçemeyeceğim, belki hayatları bize göre çok sıra dışı veya kopuk ama sloganlarını çok sevdim 🙂   “Only dead fish swim with the current.”

Bu arada yoğun ot kokusundan olsa gerek, garibim Mete, Christiania sonrası ilk uykusunda 4 saate yakın uyuyarak kendi rekorunu kırıyor 🙂

Kopenhag’a kadar gelmişken yakınlarda ne var, nereleri de görmeden gitmeyelim derseniz, bizim gidemediğimiz ama size şiddetle önereceğim bir kaç yeri eklemek istiyorum. İlk olarak şöyle kafanızı kaldırdığınızda bile görebileceğiniz kardeş ülke İsveç’in 3. büyük şehri olan Malmö. Vaktiniz varsa burayı kesinlikle listenize eklemelisiniz. Hem farklı bir ülkeye geçiş yapıp, farklı bir şehri görme deneyimi, hem de özellikle gidiş ve geliş esnasında üzerinden geçeceğiniz muhteşem Oresund köprüsünü görebilirsiniz. Malmö için merkez tren istasyonundan sık sık tren bulabilirsiniz.

Yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir ulaşım mesafesiyle ulaşabileceğiniz Kronborg Kalesi. Bu kalenin en önemli özelliği, William Shakespare’in ünlü trajedisi “Hamlet“in geçtiği yer olması ve bu kaleden esinlenilerek yazılmış olmasıdır.

Sanatseverler bu cümle size gelsin, bebekle bizim dahi girmek istediğimiz ancak son anda vazgeçtiğimiz, Ny Carlsberg Glyptoteket müzesini gören, yerli yabancı tüm insanlar çok methediyorlar, biz göremedik, bari siz görmeden gelmeyin.

Kopenhag’ın 40 km kuzeyinde bulunan ve Avrupa, hatta dünyanın en iyi modern sanat müzelerinden biri olarak kabul edilen, Louisiana Museum of Modern Art müzesi tam sizlik. Mesafesine hiç kafanızı takmayın, ben bile planlamaları yaparken bu müzenin sahip olduklarından ziyade harikulade manzarasıyla büyülenmiştim. Oralara kadar gittiğinizde sizi hiç de pişman etmeyecek ve yoldaki yorgunluğunuzu kolayca atmanızı sağlayacak manzarası için bile gidilebilir.

Uzayla ilgiliyseniz veya çocuğunuza farklı bir yer göstermek niyetindeyseniz, Tyhco Brahe Planetarium tam sizlik.

Eveeet… Bir İskandinav’ın daha sonuna gelmişiz farkında olmadan. Bu İskandinav ülkelerinin bir diğer özelliği de seni barındırdığı günlerin sanki hiç bitmeyecekmiş gibi hissetirip, kısa süreliğine olsa da refahıyla seni çarpıp günlerin nasıl geçtiğini anlayamamana sebep olması. Biz bulunduğumuz sürede her ne kadar kendimizi elf diyarında hobbit olarak hissetsek de çok sevdik seni Kopenhag!

Hoşçakal Danimarka!

 

Bu arada son dönemde karşımıza sıkça çıkan, “Danimarka Usulü Mutluluk Sanatı: Hygge” nin ne olduğunu merak edenler şuradan hızlıca bilgi edinebilirler.