Barselona…

Kendisinin bizde çok özel bir yeri olmakla beraber zaten ülkesinin de en özel yerlerinden. İlk yurt dışı seyahatimiz ve bize yurt dışını sevdiren özel yer. Çok uzak değil Barselona, İstanbul’dan 3 saatlik mesafede ve direkt uçuş bulmak da son derece mümkün.

Biz THY ile gidiş ve geliş biletlerimizi almıştık. Heyecanla binilen uçaktan 3 saat sonrasında herkesin yüzünün güldüğü, insanların hava sıcaklığından mı yoksa mutlu olduklarından mı bilemediğim o sıcak, samimi tavırlarının olduğu bir yere iniverdik.

Havaalanından bizim için en ideal yol olan otobüs ile kalacağımız otele doğru yola koyulmuş, bu esnada da İspanyolca’nın ne kadar hızlı konuşulan bir dil olduğunu daha otobüsteyken anlamıştık.

Yaklaşık 30 dakikalık bir yolculuktan sonra Barselona’nın kalbi konumunda olan La Rambla caddesi üzerinde, rezervesini www.booking.com’dan yapmış olduğum otel L’loret Rambla’nın adını şoföre söyleyip otele 100 metre mesafede inerek, ilk defa yurt dışına çıkmanın verdiği acemiliğimizden dolayı iki koca 30ar kiloluk valizlerimizi çekerek otele yerleşiyoruz.

Özlem’in uçakta ruhunu bırakmasından dolayı öğleden sonrasını yerleşme ve dinlenmeyle geçirip akşam yemeği için La Rambla caddesine inip başlıyoruz serüvene. Bu cadde adeta İstiklal Caddesi gibi. Tek farkı araç trafiğine de açık olması, ama hemen burun kıvırmayın çünkü yayalara ayrılan bölüm caddenin %70’i rahat var. Caddenin bir ucu deniz, diğer ucu da Plaza Catalunya adında bir meydana çıkıyor. Bu Plaza Catalunya’yı da Taksim meydanına benzettik mi tamam. Şimdi akıllarda daha kolay yer etti değil mi.

Dalıyoruz kalabalığın içerisine.  Deniz tarafına doğru sonuna kadar gidip gelelim, beğendiğimiz yere gireriz dedik bir hataya düşerek. Aç karnına ve 2 km’den biraz fazla bir cadde, hem de bu denli kalabalık, siz yapmayın.

İlk gözümüze çarpan sırtını Plaza Catalunya’ya verdiğinde sağ taraftan yürüyerek deniz tarafına doğru ilerlediğinizde bulabileceğiniz La Boquiera Market oldu. Zaten notlarımız içerisinde de vardı kendileri ama notlar yanında çok hafif kalmış gidince anladık.

Dünyanın her yerinden gelen meyveleri bir annenin çocuklarına yemesi için hazırlaması gibi hazırlayıp makul ücretlere sattıkları, çok kaliteli ve uygun fiyatlı büfe tipi restorantların olduğu, görünce Özlem gibi kendisinden geçecekleri hipnoz edebilecek güzellikte şekerlemelerin bulunduğu ve hediyeliklerin her çeşidinin satıldığı bir yer burası.

Açlığımızın artık dayanılmaz olması ve gördüklerimizin bize artık işkence haline gelmesinden ötürü, önünde en çok sıra olan büfe tipi restauranta doğru gidip incelemeye başladık. Normalde yazılarımda çok beğendiğimiz bir yer olmadığı sürece isim verme niyetinde değilim, çünkü daha ucuz olan bize makbul gelir ama bunu yazmadan edemeyeceğim.

Çünkü nereden bilebilirdik ki şehrin en iyilerinden birisine rastgele oturacağımızı. Adı; El Quim. İnanılmaz güzel deniz ürünleri yapan bir yer. Boş yere beklemiyor tabi insanlar yiyince anladık. Büfe tipi ve talep çok. O kadar çok ki siz yerken arkanıza geçilip sizi bekleyen ve kalktığınızda sizin yerinize oturacak insanlarla dolu.

La Boquiera’yı o kadar sevdik ki her güne burayla başladık. Artık karnımızı da doyurup denize doğru inmeye devam edebiliriz. Cadde boyunca cafeler, büfeler, restaurantlar, canlı müzik ekipleri, cadde performansçıları ve sokak sanatçıları mevcut. Ağzımız açık, şaşkın şaşkın caddenin sonuna kadar gidip Kristof Kolomb’un heykelini görerek geri dönüş yapıp otele gelmemiz 2 saati buldu.

La Rambla’ya ayırmanız gereken zamanı iyi planlamanızı tavsiye ederim. Çünkü şehrin kalbi olan burası öyle boş boş git gel ile bırakmaz kolay kolay sizi.

İlk yurt dışı deneyimimiz olmasından dolayı hevesliyiz her şeyi denemeye ve turistler için oluşturulan turlara vb. programlara. Bu sebeple Plaza Catalunya’dan kalkışı gerçekleşen Hop on hop off Barselona otobüslerinden hemen biletlerimizi alarak başlıyoruz keşfe.

Bu otobüs turları bizim ülkemizde de dahil olmak üzere dünyanın bir çok şehrinde mevcut. Ancak kimi yerler için bana sorarsanız çok da gerekli değil. Hem bilet fiyatları yüksek hem de yürüyerek daha fazlasını bulabileceğiniz deneyimlerden sizi uzaklaştırmak gibi bir dezavantajı mevcut. Barselona’da da tavsiye etmiyorum. Nedeni ise; şehrin güzelliklerinin birbirine yakın olması ve sanılanın aksine şehrin o kadar da büyük olmaması. Şehrin düz oluşu ve kaldırımlarının da kocaman olması yürüyüş için biçilmiş kaftan. (Zaten bizim de aldığımız ilk ve son hop on hop off turuydu 🙂 )

Tek avantajı ise nispeten uzak köşelerde görülmesi, gidilmesi gereken yerlere gidebiliyor olmanız. (Bu arada otobüste Türkçe anlatım da mevcut.)  Biz de madem parasını verdik diyerek; kaldığımız yere en uzak mesafede olan Park Quell, Monestır De Pedralbes, Palau Reial ve Nou Camp, duraklarında sırasıyla inerek gezme fırsatı yarattık kendimize.

Park Quell; zamanında soyluluğunu göstermek isteyen zengin bir İspanyol ailesinin, dönemin en başarılı sanatçılarından birisi olan Gaudi’ ye yaptırdığı çok hoş bir park. Seramiklerle bezenmiş, farklı mimari tarzda alışılmışlıktan uzak, büyük küçük herkesin görüp keyif alabileceği bir yer. Bu Gaudi’ye Barselona’nın tapusunu verseler yeridir. Adını ilerleyen satırlarda da çoğu kez göreceksiniz, çünkü her taşın altında kendileri var.

Monestır de Pedralbes durağında indik fakat sonraki gelen otobüse hemen geri bindik, çünkü maalesef tadilat dolayısıyla kapalıydı. Palau Reial, İspanya kraliyet ailesine ait bir saray. Biz içinden çok bahçesini beğendik. Aklımızda kalan ise ejderha başlı çeşme ve yeşil papağanlar.

Gelelim Nou Camp’a… Bir çocuğu Disneyland’a götürdüğünde neler hissediyorsa, bir futbolseveri de buraya getirseler sanırım aynı duyguları hisseder. Hatta hiç futbolla alakası olmayan birisi dahi bu güzel tesislerden büyük keyif alabilir.

Çok da ucuz olmayacak bir bilet alarak tura başlıyorsunuz. Önce kulübün sayısız başarılarının anlatıldığı ve kupaların sergilendiği bölümler sizi cezbediyor. O kadar çok kupa var ki, sanki imalathanesi burası. Kulüp tarihinde oynayan efsaneleşmiş futbolculara ait kişisel eşyalar ise önünde en çok sıra olan bölümlerden birisi.

Bu müzede belki de hayatınızda bir defa yaşayacağınız deneyimi de gerçekleştirmeniz mümkün. Şampiyonlar ligi kupası ile fotoğraf çektirmek. Bu ölümsüz anı siz futbolseverlerin kaçırmayacağına eminim 🙂

Yoğun bir dün geçirmemizin ardından, bugünkü planlarımızı nispeten daha az tutarak yine çıkıyoruz dışarıya. Plaza Catalunya ve civarında konaklamanızın bir diğer avantajı da şehrin yıldızlarına yürüyüş mesafesinin buradan oldukça kısa olması.

Bu sebeple hemen ulaşıveriyoruz Gaudi ustanın bir diğer eseri olan Casa Battlo’ya. Plaza Catalunya’dan sadece 10 dakikalık yürüyüş mesafesinde. Yine az sayılmayacak bir ücret karşılığında içine giriyorsunuz. Ama bana sorarsanız o parayla güzel bir yemek yemenizin daha iyi olabileceği kanaatindeyim. Çünkü binanın içerisinden ziyade, dışı ve kolaylıkla görülebilen çatısı en süslü yerleri. Hele bir de içerisindeki kalabalığın yarattığı karmaşa… Biz yaptık, siz yapmayın.

Casa Battlo önünden aynı istikamette ama karşı kaldırımdan ilerlemeye devam ettiğimizde yine Gaudi ustanın bir başka şaheseri olan Casa Mila’yı (La Pedrera) görmek mümkün. Casa Battlo için yazdıklarım nispeten burası için de geçerli ama burasının çatısı dışardan görünmediği için belki buraya çıkılabilir. Hatta biraz da yüksek bir bina olmasından dolayı, şehre yukardan bir bakış ile birleştirilip, harcamanıza değdiği psikolojisiyle mutlu olabilirsiniz. Evet, biz bunu da yaptık 🙂

Yürümeye devam ediyoruz. Carrer de Provença caddesinden direkt olarak giderek Gaudi ustanın, ustalık eseri olan ve örneğini zor bulabileceğimizi düşündüğüm La Sagrada Familia bütün ihtişamıyla karşılıyor bizi. Evet özlem biraz yoruldu bu yüzden burada bir şeyler yemek için biraz dinleniyoruz ama iyi mi yapıyoruz, kötü mü yapıyoruz bilemiyoruz. Bizim her lokmamızda La Sagrada Familia önündeki kuyruğa birkaç kişi giriveriyor. Yemek sonunda en az 500 metrelik bir sıraya bakarak yediklerimizin midemize oturduğunu düşünmeye başlıyoruz. Çünkü temmuz ayının öğle sıcağında, güneşin altında o sırayı beklemek…

İçeri girmekten vazgeçip, dışarısından kaymağını almaya karar veriyor ve bunun şerefine birer dondurma patlatıyoruz 🙂 Gerçekten Gaudi ustanın bu eseri diğerlerine hiç benzemiyor. Harikulade bir tasarım. Bu binanın yarısını bitirdikten sonra hayatını kaybeden Gaudi ustanın yarım kalan işini tamamlamaya çalışanların yaptıklarını görmemiz sayesinde Gaudi ustaya sonsuz saygılarımızı sunarak dönüş yolumuza koyuluyoruz.

Bugünkü durağımız Barri Gotic. Düşüyoruz yine La Rambla üzerine, denize doğru ilerliyoruz elimizde La Boquiera Market’ten aldığımız meyvelerle. Burası şehrin old town’u. La Rambla ortalarından sola herhangi bir sokağa döndüğünüzde, zaten daralan sokaktan ve değişen mimariden anlıyorsunuz Barri Gotic içerisine geçiş yaptığınızı.

İlk olarak Barselona Cathedral’ini ziyaret ediyoruz. Kendileri şehrin en büyük ve doğal olarak en çok ziyaretçi çeken yeri. Giriş ücretsiz fakat burada bayanlar için bir kısıt söz konusu. Eğer üzerinizde Özlem gibi kolları açık bir elbise varsa; şal, örtü vb. şeylerle omzunuzu örtmeniz gerekiyor. Erkekler için kısıt bulunmamakta.

Gösterişli içini ve bahçesini gezdikten sonra dar sokaklarda keyifle ilerlemeye devam ediyoruz. Önümüze çıkan küçük küçük dükkânlar ve cafeler içerisinden geçerek sonunda buluyoruz bir diğer İspanyol usta’nın mekanını. Picasso müzesi önündeyiz. Barselona’dan görmeden dönmemeniz gereken en önemli yerlerden birisi. Ünlü ressamın birbirinden değerli ve sıra dışı eserlerini görmek bizim için çok büyük bir keyifti.

Müze çıkışı yine öğleni edip aç karnımızı doyurmak için bir yer ararken dükkânların bir bir kapandığını hayretler içinde izleyerek, insanların kendi hayatlarından başka hiçbir şeye daha fazla önem vermediklerini görüyoruz.

Temmuz ve ağustos aylarında, İspanyollar aşırı sıcaktan ötürü işlerine birkaç saat ara verip, genelde 14:00’a kadar dinleniyorlar. Dükkân içerisindeki müşteriden bile dışarı çıkmasını rica edenler dahi mevcut. Bizde mi, o kalabalıkta gerekirse o dükkân hiç kapanmaz 🙂

Dar sokaklardan bir anda kendimizi geniş bir cadde üzerinde buluyor ve azcık ferahlıyoruz. Karşımızda tüm heybetiyle duran Arc de Triomphe anıtını görüyoruz. Hemen yanaşıp bir iki fotoğraf çekerek, Parc de la Ciutadella’ya devam ediyoruz. Burası içerisinde çok çeşitli hayvanların bulunduğu bir hayvanat bahçesini, çok fazla olmasa da yine de küçüklerin hoşuna gidebilecek bir lunaparkı ve yemyeşil ağaç ve üzerinde yayılıp yatılabilen çimleri barındıran şirin bir yer.

Biz yunus şovunun olduğunu öğrenerek hemen hayvanat bahçesine giriveriyoruz. Ne akıllı hayvanmış bu yunuslar hakikaten mırıldanmalarıyla, çok keyif ala ala heyecanla izliyoruz gösteriyi. Büyük, küçük herkesin zevkle izleyebileceği bir gösteri.

Sıra geldi birazcık ferahlamaya. La Rambla’dan denize doğru yine ellerimizde vazgeçilmez tropik meyveler, sırtımızda sırt çantası içerisinde deniz malzemelerimizle Kolomb amcaya selamımızı vererek, yolumuz üzerindeki ıstakoz heykeliyle beraber fotoğraf çekilerek ulaşıyoruz ünlü Barseloneta plajına.

Yürüyerek yaklaşık yarım saat sürüyor. Plaj alabildiğince uzun ve bir o kadar da kalabalık. Öyle şezlong, şemsiye yok, herkes havlusunu serip yatıyor. Deniz, bizim denizlerimize kıyasla biraz bakımsız ve pis. Ama sıcakta serinlemek için bire bir. Plajdaki demirden yapılmış koca balık heykelini ve üst üste konan 4 katlı anıtı görmeden gelmeyin.

Denize kadar inmişken alışveriş severler için Kolomb amcanın karşısında duran Maremagnum’a uğramanız iyi gelecektir. Öyle ülkemizdeki gibi devasa bir yer beklemeyin derim.

Sıra geldi şehrin güneybatısına yol almaya. Başlangıç noktamız yine Plaza Catalunya, bu kez metro ile gidiyoruz. Bileti hemen istasyonda bulunan otomatlardan kolaylıkla alabilirsiniz. Farklı dil seçenekleri ve kredi kartı kullanımı gibi kolaylıkları da mevcut. Biletlerimizi alarak biniyoruz metroya.

Şehrin metro ağı gayet kolay ve durakları güzel serpiştirilmiş. Biz Tarragona durağında inip öncelikle Parc de Joan Miro’ya uğrayıp bolca oksijen alıyoruz. Sonrasında yürüyüşe devam ederek Plaza Espanya meydanından Poble Espanyol’a doğru devam ediyoruz.

Burası İspanyol kültürünü, yaşam tarzını, mimarisini tek çatı altında toplayan açık hava müzesi. Biletlerimizi alarak başladık gezmeye. Epey de hoşumuza gitti diyebilirim. Gözleriniz kapalı bir şekilde getirilip buraya bırakılsanız, kendinizi yıllar öncesinde bir yerde hissedebilirsiniz. İçerisinde yemek yiyebileceğiniz ve hediyelikler bulabileceğiniz yerler de mevcut.

Poble Espanyol’u da listemizde işaretleyerek yolumuza devam ediyoruz. Sıra geldi MNAC’a (Katalan Ulusal Sanat Müzesi). Bu devasa müzeye yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüşle varıyoruz. Çok gişesi olduğundan bilet alımı hızlı bir şekilde yapılabiliyor. Burası gerçekten çok büyük. Bir müze sever iseniz buraya bayılacaksınız, yok bizim gibi kaymağını alma taraftarıysanız da yine en az 1 buçuk saatiniz gider söyleyeyim.

Sanata doymuş bir şekilde çıkıyoruz dışarı. Buradaki merdivenlerde ve yanındaki bahçesinde bataryası tükenen Özlem’i yeniden şarj etmek için biraz dinleniyoruz, dinlenirken de bol bol fotoğraf çekiniyoruz. Çünkü manzara burada gayet güzel.

Şarj işlemi tamamlandıktan sonra yürümeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Taa uzaklardan dahi görülebilen, farklı tarzda yapılmış çok yüksek Montjuic iletişim kulesinin ve şehrin bir diğer ünlü spor kulübü Espanyol’un kullandığı Olimpiyat stadyumu önünden devam ediyoruz. Sanata belli ki doyamadığımızdan, şehrin bir diğer ustası Fundacio Joan Miro müzesini ziyarete gidiyoruz. Bir eser önünde dakikalarını harcayan kişiler olmasak da, buralara kadar gelmişken görmezsek ayıp olur düşüncesiyle biletlerimizi alıp, dalıyoruz içeriye. Müze gayet modern ve görülmesi gereken bir yer. Tamam, bu kez sanata doyduk, artık yeter diyerek kendimizi dışarıya atıyoruz.

Şehrin bu bölgesine gelmişken; hadi Özlem şu bir iki yeri de görelim, hem yukarıya teleferikle çıkacağız diyerek, kendisini kandırıp Teleferic de Monjuic’e varıyoruz. Çok uzun olmayan ama oldukça keyifli bir teleferik yolculuğuyla Montjuic Castle’a çıkıyoruz. Ee kale tabi burası, şehre hakim ve manzarası da doğal olarak harika. Kale çok ilgimizi çekmese de, manzarası yüzünden bizden geçer not alıyor. Surlarında oturup, atıştırmalıklarımızı tüketiyoruz. Enerjimizi depolayıp, manzaraya da doyarak, yürüyüşle aşağıya iniyoruz.

Yine bir teleferiğe devam ediyoruz. Planımız denizi teleferikle kat etmek. Transbordador Aeri del Port Estacion de Montjuic gibi uzun bir isme sahip olan yere vararak azıcık dinlenip öyle binelim diyoruz. Hemen bünyesinde bulunan cafe gerçekten harika görünüyor. Bu güzelliği tek gören bizler olmadığımızdan oldukça da kalabalık. Deniz tarafı ile iç taraf fiyatları farklı bilginiz olsun. Sıramız gelip teleferiğe biniyoruz. Bunu çok daha seviyoruz, çünkü deniz üzerini teleferikle kat etmek ve harika şehir manzarası eşsiz bir deneyim. Artık yorulduk diyor ve bu kez Kristof amca tarafından La Rambla’ya dalıyoruz, rotamız odamız 🙂

Buralara kadar gelmişken Flamenko gösterisi izlememek olmaz. La Rambla Caddesi ortalarında, Placa Reial diye çok tatlı bir meydan bulunmakta. Burada kime sorsanız göstereceği Los Tarantos adlı bir mekân var. Fiyat olarak diğer pahalı yerlere oranla oldukça makul. Burada Flamenko izlemenizi tavsiye ediyorum. Biz çok keyif aldık. Ama salon küçük ve talep çok. Bileti önceden almanızda fayda var. www.flamencotickets.com bu siteden sadece Los Tarantos bileti değil, Barselona, hatta tüm İspanya’daki diğer Flamenko gösterisi sunan mekanların da biletini alabilirsiniz.

Yoğun geçen günler içerisinde gezip gördüğümüz birkaç müze daha var ve hemen isimlerini yazıyorum. Museu d’Art Contemporani de Barcelona, Fundació Antoni Tàpies, Museu de Cera de Barcelona, Palau de la Música Catalana. Bunlardan para verseniz dahi bir daha girmeyeceğim ilk ikisi hariç diğerlerine karşı düşüncelerim olumlu, tabi burada herkesin yoğurt yiyişi farklı diyerek tamamlıyorum 🙂

Bunun yanında görmek istediğimiz ama yorgunluk ve yoğunluktan dolayı vazgeçtiğimiz Tibidabo diye bir yer var. Çok hoş bir Füniküler ile çıkılıyor. Tepesinde lunapark mevcut. Tüm Barselona şehri ayaklarınız altında. Biz göremedik, bence siz görün 🙂

Yeme içme konusuna gelince, merak etmeyin aç kalmazsınız. Tipik bir Akdeniz ülkesi ve damak tatları çok farklı değil. Deniz ürünleri ağırlıklı. Her damağa göre bir tat mevcut.

Tapas diye adlandırılan atıştırmalıklar mevcut. Her şef bir tapas uydurmuş. Kimileri çok lezzetli ve orijinal, kimileri ise ekmeğe domates sürülerek önüne koyan cinsten. İçeriğinin ne olduğunu öğrenip öyle sipariş vermenizi tavsiye ederim.

Kaldığımız süre boyunca Tourist office’lerden aldığımız broşür ve kitapçıklarda bulunan indirim kuponları epey bir işimizi gördü. Bunları almanızı tavsiye ediyorum.

Salvador Dali müzesi; bizim gitmediğimiz, 1 saatlik karayolu mesafesinde olan, merak edenler için güzel bir adres.

Andorra; küçük bir Avrupa ülkesi. Yine kara yoluyla 1 saatlik mesafede ve gidenlerin övgüyle anlattığı güzel bir yer. Zamanı olanlar için gidilebilir ve listeye bir ülke daha eklenebilir.

Ve tabiki Ibiza. Bize Barselona yetmedi, tam olarak eğlencenin, denizin ve fazlasının tadına varamadık derseniz, işte tam sizlik. Bizim gibi, ne de olsa oraya gidince biletini alır atlar gideriz de derseniz, bilet bulamayıp, gidemeden dönersiniz memlekete ona göre.

Bir de şiddetle tavsiye edeceğim, tadına doyamayacağınız ünlü Amorino dondurmacısından, o gül şeklinde hazırladıkları leziz dondurmalardan yemeden gelmeyin. Biz son günümüzde 1 kilogram alarak zirveye ulaşmış bir şekilde döndük memlekete, bizden söylemesi. 🙂

Adios Barselona…